"Enter"a basıp içeriğe geçin

İnternet’e Eşit ve Özgür Erişim Hakkı

3 Haziran 2011’de, bizim filtreli İnternet uygulamasını tartıştığımız günlerde, Birleşmiş Milletler, İnternet erişimini temel bir insan hakkı olarak tanımlayan bir rapor yayımladı [1]. Hatırlanacağı üzere, “Arap Baharı” eylemlerinde muhaliflerin İnternet’i etkin kullanımı karşısında hükumetler ülkelerindeki İnternet kullanımını tamamen engellemeye kadar varan yaptırımlar uygulamıştı. Fakat İnternet erişimine yönelik tehdit, bu ülkelerle de sınırlı değildi. Tüm dünyada, çeşitli web sitelerinin kapatılması , engellenmesi ya da bizde olduğu gibi filtrelenmesi son zamanlarda çok sık rastlanan uygulamalardı. Ancak Fransa’da ve İngiltere’de gündeme gelen “üç vuruş” (three strikes) ya da “yükseltilmiş yanıt” (graduated response) olarak ifade edilen kanunlar, erişim engellemelerine yeni bir boyut kattı.

Aslında “üç vuruş”, beysbol oyunundan geliyor. Oyunda, topa vuran oyuncunun üç hakkı bulunuyor. ABD’de bazı eyaletler, beysboldaki bu kuraldan esinlenerek, ciddi bir suçu üç ya da daha fazla tekrar edenleri, idam ile cezalandırabiliyor. Bazı ülkeler, bu uygulamayı İnternet’e uyarlama gayreti içindeler. Tabi burada cezalandırılan suç, hiç de şaşırtıcı değil: telif hakkı ihlali. İnternet’teki üç vuruş kanunlarına göre, telif haklarını ihlal ederek dosya paylaşım etkinliklerinde bulunan İnternet kullanıcıları belirli bir sayıda uyarılıyor. Eylemlerine devam etmeleri durumunda, kullanıcıların İnternet bağlantıları kesiliyor ya da askıya alınıyor.

İşte BM’nin İnternet erişimini temel bir insan hakkı olarak tanımlayan raporu, insanların erişim haklarını kısıtlayan bu tarz uygulamalara karşı bir hamle olarak değerlendirildi. Söz konusu raporun içeriğine geçmeden önce, rapora yönelik temel bir eleştiriye değinmekte fayda var. “İnternet’in babası” olarak tanınan Vinton G. Cerf, İnternet’in bir insan hakkı olarak değerlendirilemeyeceğini söylüyor. Cerf’e göre İnternet, sadece bir teknoloji. Cerf, İnternet’in temel insan haklarının gerçekleştirilmesi için bir araç olduğunu ancak herhangi bir teknolojin insan hakkı olamayacağını söylüyor.

Fakat, Uçkan’ın da belirttiği gibi, Cerf, İnternet’i sadece teknolojiye indirgemekle büyük bir yanılgıya düşüyor[2]:

İnternet teknolojiden ibaret değil, teknoloji(ler) aracılığıyla yaratılmış bir ortam ve en önemlisi, etkileşimli, sosyal ve kamusal bir ortam. Kamusal bir ortam, çünkü hepimize ait, sadece teknolojiyi geliştirenlere değil. Tıpkı konut gibi. Konut bir teknoloji ürünü. Peki barınma hakkı neden bir insanlık hakkı? Tıpkı sokaklar ve meydanlar gibi. Sokaklar ve meydanlara erişim temel bir hak. Sokaklar ve meydanlar ne kadar teknolojiden ibaretse İnternet de o kadar teknolojiden ibaret. Nasıl sokaklara çıkıp protesto etme hakkımız temel bir hak ise, aynı şeyi İnternet’te yapmamız da temel bir hak. Dolayısıyla İnternet’e erişme hakkı, tıpkı sokağa çıkma, kamusal alanda örgütlenme, seyahat etme gibi bir insan hakkı.

Çek hukukçu Karel Vasak, insan haklarını üç kuşak altında değerlendiriyor. İlk kuşakta, özgürlük ve siyasi katılım üzerine haklar yer alıyor. Bu hakların bireyci yanı dikkat çekiyor. Devlet ve sivil toplum karşıtlığından yola çıkarak, bireyi devlete karşı koruyor. İfade özgürlüğü, adil yargılanma, inanç özgürlüğü vb hakları içeriyor. İkinci kuşakta ise 2. Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan ve daha çok eşitlik ile ilgili haklar var. İkinci kuşak haklar, temel olarak ekonomik, sosyal ve kültürel hakları içeriyor. Birinci kuşak, bireyi devlete karşı korurken, bir diğer deyişle devletin hareket alanını sınırlarken, ikinci kuşak haklarda tam tersine devletin görev ve sorumluluklarının altı çiziliyor. Çalışma, barınma, sağlık vb. haklar bu kapsamda değerlendiriliyor. Üçüncü kuşak haklar ise, ilk iki kuşakta yer almayan hakları içeriyor ve daha geniş bir alanı kapsıyor. Kendi kaderini tayin, ekonomik ve sosyal gelişim, sağlıklı çevre, doğal kaynaklara erişim, iletişim vb haklar üçüncü kuşakta yer alıyor. Dolayısıyla, İnternet’e erişim hakkını bu kuşakta değerlendirmek gerekiyor.

İnternet’e erişim hakkı, BM raporu öncesinde de farklı ülkelerce (Estonya, Fransa, Finlandiya, İspanya) tanınmış bir haktı. BM raporundan sonra, bu hak, uluslararası bir boyut kazandı.

Raporun içeriğine gelirsek…

BM raporu, İnternet’i sadece düşünce ve ifade özgürlüğünün bir aracı olarak değerlendirmiyor. İnternet’in, toplumu dönüştürücü ve geliştirici yönünün altı çiziliyor. Fakat, daha da önemlisi, İnternet’e erişim hakkını iki başlık altında ele alıyor:

1- İçeriğe erişim

2- İnternet’e erişim için gerekli fiziksel altyapıya erişim

Bir diğer deyişle, ilk başlık içeriğe özgür erişimi nitelerken, ikincisi eşit erişim hakkının altını çiziyor. İçeriğe özgür erişim hakkı, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin ve Siyasi ve Medeni Haklar Uluslararası Sözleşmesi’nin 19. maddelerinden yola çıkıyor. Bildirge’nin 19. maddesi şöyle diyor:

Herkesin kanaat ve ifade özgürlüğüne hakkı vardır; bu hak, müdahale olmaksızın kanaat taşıma ve herhangi bir yoldan ve ülke sınırlarını gözetmeksizin bilgi ve fikirlere ulaşmaya çalışma, onları edinme ve yayma serbestliğini de kapsar.

Sözleşme’de ise Bildirge’nin içeriği tekrarlanırken, bunun hangi şartlarda sınırlandırılabileceği de ifade ediliyor:

1. Herkesin, bir müdahale ile karşılaşmaksızın fikirlere sahip olma hakkı vardır.

2. Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir; bu hak bir kimsenin ülke hudutlarıyla sınırlanmaksızın sözlü, yazılı veya basılı veya sanatsal urun şeklinde veya kendi tercih ettiği başka bir iletişim vasıtasıyla her türlü bilgi ve düşünceyi arama, edinme ve ulaştırma özgürlüğünü de içerir.

3. Bu maddenin ikinci fıkrasındaki haklar özel bir ödev ve sorumlulukla kullanılır. Bu nedenle bu hak, sadece hukuken öngörülen ve aşağıdaki sebeplerle gerekli olan sınırlamalara tabi tutulabilir:

a) Başkalarının haklarına ve itibarına saygı;

b) Ulusal güvenliği veya kamu düzenini (public order), veya sağlık ve ahlakı koruma.

Bu doğrultuda, düşünce ve ifade özgürlüğü, ancak meşru gerekçelerle sınırlandırılabilir. Çocuk pornografisi ya da nefret söylemi bu kapsamda değerlendirilebilir.

Ancak raporda, düşünce ve ifade özgürlüğü için son derece önemli olan İnternet’in, devletlerin keyfi engellemelerine maruz kaldığının altı çiziliyor. Birçok örnekte, devletlerin İnternet’te yer alan içeriği son derece keyfi ve kanunlardaki belirsizliklerden faydalanarak yasakladıklarını/sansürlediklerini görüyoruz. Üstelik bu engellemelerin, her geçen gün daha gelişmiş ve kimi zaman da kamuoyundan saklanan teknolojilerle sağlandığı belirtiliyor. Raporda, çocuk pornografisine dayalı engellemelerin bile sorunlu olduğu ifade ediliyor. Çocuk pornografisinin gerçekte çocuk seks işçiliğinin bir yan ürünü olduğu hatırlatılıyor. Devletlerin, sorunun kökenine inmelerinin daha doğru bir yaklaşım olacağı vurgulanıyor.

Ayrıca, son derece meşru ifadelerin bile devletler tarafından kriminalize edilip suç kapsamında değerlendirildiği belirtiliyor. Hükumetler, muhaliflerinin İnternet’teki varlığını yukarıda belirilen üçüncü maddede yer almayan kriterler olmadan da sınırlayabiliyor. Bu, yalnızca basını susturmakla da kalmıyor, toplumdaki oto sansür mekanizmalarını güçlendiriyor. Hükumetlerin keyfiyetinin yanında, bizim filtreli İnternet’imizde olduğu gibi sansür uygulamalarının şeffaf olmaması da önemli bir sorun. Rapor, yukarıda bahsedilen “üç vuruş” ya da “ yükseltilmiş yanıt” adlı yaptırımlara da değiniyor. Fikri mülkiyet haklarını ihlal gerekçesiyle, kullanıcıların İnternet erişim hakkının engellenmesinin Siyasi ve Medeni Haklar Uluslararası Sözleşmesi’nin 19. maddesi’nin 3. paragrafına aykırı olduğu belirtiliyor.

Raporda, kişisel bilgilerin korunması yine erişim hakkı kapsamında değerlendiriliyor. Bu doğrultuda, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 12. ve Siyasi ve Medeni Haklar Uluslararası Sözleşmesi’nin 17. maddelerine referans veriliyor:

Hiç kimsenin özel yaşamına, ailesine, evine ya da yazışmasına keyfi olarak karışılamaz, onuruna ve adına saldırılamaz. Herkesin, bu gibi müdahale ya da saldırılara karşı yasa tarafından korunma hakkı vardır (İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, 12. madde).

1. Hiç kimsenin özel ve aile yaşamına, konutuna veya haberleşmesine keyfi veya hukuka aykırı olarak müdahale edilemez; onuru veya itibarı hukuka aykırı saldırılara maruz bırakılamaz.

2. Herkes bu tür saldırılara veya müdahalelere karşı hukuk tarafından korunma hakkına sahiptir.

Siyasi ve Medeni Haklar Uluslararası Sözleşmesi, 17. madde)

Raporda, devletlerin ve şirketlerin, kişisel iletişim ve etkinlikler hakkında bilgi toplamasından duyulan endişelere yer veriliyor. İnternet’te, anonimliğin öneminin altı çiziliyor.

Tüm bunlar, devletlerin yapmaması gerekenler. Devletlerin yapması gerekenleri ise dört başlık altında toplayabiliriz:

  1. Devletlerin, İnternet’i toplumun tüm kesimleri için erişilebilir ve düşük maliyetli yapmaları
  2. Uluslararası alanda gelişmiş devletlerin, gelişmekte olan ülkelere destek olarak evrensel erişimin önünü açması
  3. İnternet erişiminde engellilerin ve dilsel azınlıkların dikkate alınması
  4. Devletlerin, toplumdaki İnternet okur yazarlığını arttırmak için çalışmalar yapması

Görüldüğü gibi rapor, ağırlıkla devletin yaptırımlarına karşı bireyin hakları üzerine kurulu. Toplumun tüm kesimlerinin İnternet’e eşit erişim hakkı konusunda zayıf kalıyor. Türkiye’deki İnternet eylemlerinde de benzer bir durum karşımıza çıkıyor. Eşit erişim hakkı talebinin dillendirilmeyişi ve özgürlüğün sadece devlet karşısında negatif/olumsuz terimlerle ifade ediliyor olması İnternet eylemlerinin en zayıf iki halkasını oluşturuyor. Bu konuya tekrar döneceğiz. Ama önce Penney’in İnternet Erişim Hakkı’nın fikri kökenlerine indiği ve kısa bir tarihini verdiği çalışmasına göz atmakta fayda var.

Penney makalesinde, söz konusu raporda iki farklı tarihsel eğilimin izlerini bulabileceğimizi ifade ediyor. İlk eğilimi, siber-özgürlükçülük (Cyber-Libertarianism) olarak adlandırıyor. Siber-özgürlükçülükte, özgürlük vurgusu belirginlik kazanıyor. Tabi burada özgürlüğün, devletin müdahalesinin karşısında olmak, onu istememek gibi bir anlamı var. İkinci tarihsel eğilim ise, iletişim hakkı olarak adlandırılıyor. Halkın, etnik ve toplumsal grupların, bireylerin enformasyon kaynaklarına erişim ve iletişim süreçlerine katılım hakkı olarak tanımlanıyor.

Penney, bu iki tarihsel eğilimi daha geriye götürdüğünde karşımıza 2. Dünya Savaşı sonrası uluslararası durum çıkıyor. Enformasyonun özgür akışı paradigması, gelişmiş kapitalist ülkelerce destekleniyor ve bilginin uluslararası alanda sınırsız akışını savunuyor. Böylece soğuk savaş döneminde, Özgür Batı, Sosyalist Blok’u en zayıf yerinden de vurmuş oluyordu. Sosyalist Blok, bu paradigmanın kendi güvenliğini tehdit ettiğinin ve Batı’nın hegemonyasını güçlendirdiğinin farkındalığı içinde, karşıt bir paradigma geliştirmeye çalıştıysa da başarılı olamadı. Yeni paradigma, 1960’ların sonlarına doğru, uluslararası politikada etkinliklerini arttırmaya başlayan Üçüncü Dünya Ülkeleri’nden geldi. Bu ülkeler, küresel kitle iletişim araçlarında, zengin ve fakir ülkeler arasındaki uçuruma odaklandılar. “Yeni Dünya Enformasyon ve İletişim Düzeni” olarak adlandırılan bu yeni paradigma, enformasyonun sınırsız akışını reddediyor, bunun yerine daha dengeli ve belirli toplumsal, ekonomik ve sosyal hedefleri gerçekleştirmek adına devlet düzenlemesini savunuyordu. Üçüncü Dünya kökenli bir hareket olmasına rağmen medyanın yoğunlaşması ve tekelleşmesi gibi bazı konularda Kanada’nın, Avustralya’nın ve Yeni Zelanda’nın desteğini aldı. 1970li yıllarda UNESCO, bu iki paradigmanın mücadelesine şahitlik etti.

BM’nin İnternet erişim hakkını raporunu değerlendirirken bu tarihsel arka planı da göz ardı etmemek gerekiyor. Bu bağlamda raporun, enformasyonun özgür akışı paradigmasının etkisi altında yazıldığı görülüyor. Önümüzdeki süreçte, BM’nin erişim hakkını insan hakkı olarak tanımlamış olmasının, tüm dünyadaki yargı süreçlerini olumlu etkileyeceği muhakkak. Raporda daha sınırlı bir yere sahip olmasına rağmen, raporun eşit erişim hakkı yönünde de faydaları da olabilir. Kısacası, BM’nin bu kararı son derece önemli. İnternet’e erişim hakkının, Türkiye’de de anayasal bir hak olarak tanınması için mücadele etmemiz gerekiyor.

Ancak…

1- Raporda, telif hakları gerekçesiyle yapılan engellemeler fikir ve ifade özgürlüğü bağlamında eleştiriliyor. Fakat, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 17. Madde’si mülkiyet ile ilgilidir:

Madde 17

1. Herkesin, tek başına ya da başkalarıyla ortaklık içinde, mülkiyet hakkı vardır.

2. Kimse mülkiyetinden keyfi olarak yoksun bırakılamaz.

İnternet’e yönelik asıl tehdidin telif hakkı savunucusu şirketlerden geldiği ve bu şirketlerin de telif haklarını ısrarla mülkiyet kapsamında değerlendirdiği düşünülürse bir çatışma alanı içinde olduğumuzu unutmamak gerekir. Bu çelişki, sadece İnternet’e erişim hakkıyla sınırlı değildir. İnsan hakları bir bütün olarak bu çelişkiyi içerir [4]:

Modern insan haklarının tarih içindeki izini sürmek, insan haklarının yekpare bir bütün olmadığını, haklar arasında çelişkiler ve çatışmalar olduğunu ortaya koyar. İnsan haklarının bu devingen niteliği, özel mülkiyete dayalı haklar ile toplumsal yarara dayalı hakların çatışmasından ileri gelir.

2- Yukarıda da vurgulandığı gibi, rapor devlet-toplum karşıtlığı üzerine kurulu. Fakat devletin sınıfsal karakteri göz ardı edilmemelidir. Bugün İnternet erişimini kısıtlama/engelleme girişiminin arkasında hükumetlerin doğrudan siyasi çıkarlarından çok, telif hakları nedeniyle ABD ve AB içinde lobi faaliyetleri yürüten şirketlerin çıkarları vardır. SOPA girişimi bunun en net örneğidir. Dolayısıyla, telif haklarını atlayarak ya da ona gereken önemi vermeyerek İnternet erişim hakkını savunamayız.

3- Yuri Davidov, Özgürlük ve Yabancılaşma adlı kitabında içine yılan giren bir adamın masalını anlatır. Masal, özgürlüğün negatif anlatılarının sorununu ortaya koymaktadır:

Bir gün uyuyan bir adamın ağzından midesine bir yılan girer ve yerleşir. Adam uyandığında anlar ki, o zamana kadar özgürce sürdürdüğü yaşam sona ermiştir. Artık, varlığı tamamen yılanın keyfine bağlıdır. Adam korkunç eziyetlere uğramamak için yılanın her dediğini yapar. O insan artık kendisi değildir. Tek başına hareket edebilme yeteneğini kaybetmiştir. Adam için yaşam mutlak bir uşaklığa dönüşmüştür.

Aradan zaman geçer, güzel bir sabah, adam uyandığında birden yılanın gitmiş olduğunu fark eder. Özgürlüğüne yeniden kavuşmuştur. Önce benliğini büyük bir sevinç kaplar, oysa hemen sonra anlar ki, ne yapması gerektiğini artık bilmemektedir. Yılanın egemenliği altında geçen yıllarda egemenliğini, isteklerini onun gücüne bağımlı kılmaya alışmıştır. İsteme, çaba gösterme, tek başına hareket edebilme yeteneklerini kaybetmiştir. Adamın kölelik koşullarında kazandığı nitelik yılanla birlikte çekip gitmiştir, içinde bir yer boşalmıştır.

Özgürlüğün yerini boşluk almıştır.

Eşitlik ve özgürlük karşıt kavramlar değildir. Fakat özgürlüğü, negatif olarak ele aldığımızda, kendi potansiyellerimizin gerçekleşmesini değil, onun engellerini görürüz. Bu nedenle, İnternet erişim hakkını, ifade özgürlüğünden (dolayısıyla devlet-toplum karşıtlığından) yola çıkarak değil, herkesin tam gelişim ve potansiyellerini geliştirme hakkı bağlamında tartışmak daha faydalı olacaktır. Ancak o zaman eşitlik ve özgürlük birbirinin tamamlayanı haline gelecektir.

Kaynaklar:

[1] La Rue, F., Report of the Special Rapporteur on the promotion and protection of the right to freedom of opinion and expression ,http://www2.ohchr.org/english/bodies/hrcouncil/docs/17session/A.HRC.17.27_en.pdf, son erişim 18 Mart, 2011

[2] Uçkan, Ö., İnternet erişimi anayasada korunan bir hak olmalı mı?, Emek Dünyası, http://www.sendika.org/yazi.php?yazi_no=42310, son erişim 19 Mart, 2011

[3] Penney, J. W., INTERNET ACCESS RIGHTS: A BRIEF HISTORY AND INTELLECTUAL ORIGINS, http://www.wmitchell.edu/lawreview/Volume38/documents/1.Penney.pdf, son erişim 18 Mart, 2011

[4] Özdek, Y., Marksizm ve Haklar, Kuramsal ve Tarihsel Boyutlarıyla Hak Mücadeleleri – 1, Nota Bene Yayınları, 2011