DRM Tehlikesi

defectivebydesign.org adlı site bilgisayar kullanıcılarını DRM tehlikesine karşı bilinçlendirmek için broşürler yayınlıyor ve kampanyalar örgütlüyor. DRM’nin açılımı, DRM’yi savunanlarca Sayısal Haklar Yönetimi (Digital Rights Management) olarak yapılıyor. defectivebydesign.org gibi DRM’ye karşı çıkanlar ise DRM’nin açılımını Sayısal Kısıtlamalar Yönetimi (Digital Restrictions Management) olarak yapmayı tercih ediyor.

DRM tek bir teknolojik ürün değil. Sayısal içeriğin, satış sonrasında da kullanımını kısıtlamayı ya da kontrol etmeyi hedefleyen teknolojilerin genel adı. Bilim ve Gelecek’in daha önceki sayılarında da DRM’ye ve kullanıcı hakları açısından içerdiği tehlikelere yer vermiştik. Örneğin, Amazon’un Kindle adlı elektronik kitap okuyucusu, kullanıcıların inisiyatifi dışında daha önce satın aldıkları elektronik kitaplara müdahale edebiliyordu. Microsoft’un UEFI (Güvenli Başlatma) adlı teknolojisi de yine bir DRM’ydi. Stallman, Jobs’un ölümünden sonra kral çıplak diyor ve Apple’ın DRM yaklaşımını eleştiriyordu. defectivebydesign.org’a göre tüm bu ürünler, içerdikleri DRM teknolojisi nedeniyle hatalı tasarımlar.

Bugün, içerik üreticilerinin İnternet’ten indirilen müziğe uygulamak istedikleri DRM tabanlı koruma, kararlı bir mücadele sonucunda büyük oranda püskürtüldü. Fakat, elektronik kitaplarda bu tehlike hala devam ediyor. Basılı kitapların, birkaç on yıl sonra yerini tamamen elektronik kitaplara bırakabileceği ihtimali göz önüne alırsak, elektronik kitaplar konusunda daha dikkatli olmalıyız. 4 Mayıs DRM ile Mücadele Günü nedeniyle bu yazı DRM tehlikesine ayrıldı.

Uluslararası tekeller, DRM kullanarak son derece saldırgan bir politika yürütüyorlar. Bilgisayar kullanıcılarının DRM konusundaki bilgisizliği ve bundan kaynaklı umursamazlığı tekellerin işini kolaylaştırabiliyor. Sony/BMG’nin 2005 yılında piyasaya sürdüğü DRM korumalı CD’lerinde olduğu gibi…

Sony/BMG, sattığı CD’lerin kopyalanmasını engellemek için, CD’yi çalan Windows işletim sistemli kişisel bilgisayarlara rootkit adı verilen bir yazılım kurar. Rootkit adlı bu yazılım, üçüncü taraflara kullanıcının bilgisayarına onun izni olmaksızın erişim ve kontrol hakkı verir. Sony/BMG ısrarla, kurduğu yazılımın zararsız olduğunu iddia eder. Uzunca bir süre geri adım atmaz, ama eleştiriler artınca (aslında sorunları pek de gidermeyen) bir yama yayınlar. Fakat, sorunların ve kamuoyu tepkisinin artmasıyla, uzun süre rootkit’i görmezden gelen Microsoft, Sony’nin DRM uygulamasının sistem için risk içerdiğini duyurur. Symantec gibi güvenlik yazılımları, kullanıcıyı uyarmaya başlar. En sonunda da Sony/BMG hatasını kabullenip müşterilerin zararlarını karşılayacağını duyurarak CD’lerini piyasadan geri çeker. Sony/BMG kamuoyu tepkisiyle geri adım atmış olmasına rağmen her şey yasaldır. Kullanıcılar, tıklayıp onayladıkları sözleşmeyle bilgisayarlarında Sony/BMG’ye kendi haklarını korumak adına bir arka kapı açabilme yetkisi vermişlerdir zaten.

Bu olayda da görüleceği gibi,

1. Şirketler, kullanıcının hakları olabileceğini dikkate almadan, ürün üzerindeki mülkiyet haklarını güvence altına almak istiyorlar. Şirketin hak olarak gördüğü, kullanıcı için kısıtlama anlamı taşıyor.

2. Microsoft ve Symantec örneğinde görüldüğü gibi uluslararası tekeller, iş ortaklarının çıkarlarını, kullanıcılarının çıkarlarından üstün tutuyorlar. Bilgisayar güvenliği yazılımlarının, Sony istedi diye rootkit’i görmezden gelmesi kabul edilebilir bir durum değildir.

3. DRM, kullanıcıların mahremiyeti açısından bir tehdit içeriyor.

Uluslararası tekeller, bilişim devrimi öncesindeki iş modellerini korumak istiyorlar. Bilişim teknolojilerinin kullanımından önce, içeriğin kopyalanması ve dağıtımı son derece sınırlıydı. Şimdi eski günlerin özlemi ile sattıkları enformasyonun sonraki dolaşımını, DRM ile kontrol etmeye çalışıyorlar. Bir diğer deyişle, enformasyonun özgür hareketi ve eşit paylaşımı ile karşıladığımız bilişim devriminin karşısına bunu sınırlamak isteyen DRM karşı devrimi çıkıyor.

DRM karşı devrimi karşımıza iki biçim altında çıkıyor: Yumuşak ve katı DRM. Yumuşak ve katı DRM biçimleri, DRM’nin iki ayrı kutbunu temsil etmesine rağmen birbirlerini dışlamıyor. Çoğu DRM uygulaması, bu iki tip DRM’nin bir sentezini içeriyor.

Yumuşak DRM

Yumuşak DRM’nin telif haklarına yaklaşımı bilişim devrimi öncesine benziyor. Kullanıcının hareketlerini engellemek yerine herhangi bir telif hakkı ihlalini tespit etmek adına onu izliyor. Fakat, tüketici hareketlerinin şirketlerce izlenmesi gözetim ve mahremiyet sorununu gündeme getiriyor. Ayrıca, çoğu zaman okumadan tıklanarak kabul edilen lisanslarla yumuşak DRM kendi hukuksal zeminini de oluşturuyor. Ancak, içerik satıcıları ve kamu arasındaki hukuksal ilişkiyi, teknik araçlarla ortadan kaldırmadığından katı DRM’ye göre daha olumlu değerlendirilebiliyor.

Bu bağlamda, içerik şirketlerinin ideolojik hegemonyası altında gerçekleşen telif hakkı tartışmalarındaki iki yanılsamanın altını çizmek gerekiyor. Birincisi, telif hakkı tartışması, sanatçıların kendi eserleri üzerindeki hakları üzerinden yapılıyor ve çoğunlukla telif hakkının sanatçının yaratıcılığını arttırdığı iddia ediliyor. Müzik piyasasına baktığımızda, piyasanın %75-80’inin dört büyük şirketin (Sony Universal Music Group, Warner Music Group, Bertelsman Music Group, EMI) kontrolünde olduğunu görüyoruz. Telif haklarının küresel düzeydeki şekillenmesinde bu dört büyük şirketin lobi faaliyeti belirleyici oluyor. Üstelik, İnternet’ten indirilen korsan müzik belki şirketlerin gelirlerini azaltıyor. Ama sanatçıların gelirlerinin büyük bir kısmının canlı performanslarından geldiği düşünülürse, korsan müziğin, sanatçıların tanınırlığını ve bunun sonucunda konser gelirlerini arttırdığı da söylenebilir. .

İkincisi, telif hakkını sadece içeriğin sahibinin hakkına indirgeyerek tarihsel bir hata yapıyoruz. Bu hatadan sonucunda, şirketlerin DRM kullanımı kolayca meşrulaştırılabiliyor. Telif hakkını, içerik sahibinin özel çıkarları ile ondan faydalanmak isteyen halk arasında yapılmış toplumsal bir sözleşme olarak değerlendirmek gerekiyor. Telif hakkı sınırsız değil, içerik üreticisinin ölümünden 50 ya da 70 yıl sonrasıyla sınırlı. Ayrıca, adil kullanım hakkı da telif haklarının ayrılmaz bir parçası. Mahkemeler, adil kullanım hakkını değerlendirirken aşağıdaki dört faktörü göz önünde bulunduruyorlar:

  1. Kullanımın karakteri ve amacı (Örneğin ticari amaçlı olup olmadığı).
  2. Kullanılan çalışmanın doğası (Örneğin daha yoğun yaratıcılık içeren ürünlere yaklaşım daha farklı olmaktadır).
  3. Çalışmanın hangi oranda kullanıldığı.
  4. Kullanımın, çalışmanın potansiyel piyasasına etkisi.

Bu nedenle, herhangi bir eserin kısmen kopyalanmasında, akademik ya da eleştiri amaçlı kullanımında telif haklarına aykırı bir durum bulunmuyor. Adil kullanım hakkı olmadan, toplumsal bilgi birikimi genişleyemeyeceğinden, telif haklarını, özel ve kamu çıkarları arasında, dinamik bir toplumsal ilişki olarak değerlendirmek gerekiyor. Bu toplumsal ilişkinin, gri, belirsiz alanları da var. Örneğin, CD’ler zaman içinde yıpranabilen teknolojiler. Aynı CD’ye birkaç yıl sonra tekrar ücret ödemek istemeyen bir kullanıcı, CD’nin bir kopyasını alabilir ya da CD içeriğini bilgisayarına aktarabilir. Ya da özellikle üniversite kampüslerinde kütüphanedeki kitapların fotokopisini çektirmek belki telif hakkı yasasının ihlalidir, ama üniversite için gerekliliktir.

Bu bağlamda, yumuşak DRM, telif hakları konusunda, aşağıda tartışacağımız katı DRM’ye göre daha kabul edilebilir bir yaklaşım sergiliyor. Kullanıcıyı en baştan kısıtlamayarak, gri alanı koruma ya da genişletme girişimlerini engellemiyor.

Katı DRM

Katı DRM ise herhangi bir telif hakkı ihlalini teknolojik kullanarak, henüz ortaya çıkmadan engelleme iddiasında. Elbette, DRM koruması teknik olarak aşılabilir. Fakat, içerik endüstrisin baskısıyla, herhangi bir DRM korumasını etkisiz hale getirmek yasaklanmış durumda. Örneğin, ABD’de bir konferansa katılan Sklyarov adlı Rus yazılımcı, Adobe eBook’un DRM korumasını aşan bir yazılım geliştirdiği için gözaltına alınmıştır.

Katı DRM ile Telif hakkı kanunun içerdiği sınırlı süre geçerli olma olgusu ve adil kullanım hakkı tamamen ortadan kalkıyor. Telif hakkı, içerik satıcılarının haklarına indirgeniyor. Daha da önemlisi , telif haklı içeriği kullanırken, telif haklarının gri alanlarından faydalanan kullanıcıların bu şansı ortadan kalkıyor. Bu nedenle, katı DRM’nin içerik satıcıların telif haklarını koruduğunu değil, son derece genişlettiğini söylemek daha doğru.

Buna karşılık bazı DRM üreticileri, adil kullanıma son derece teknik olarak yaklaşıp, “bize adil kullanımı tam olarak açıklayın, biz de onu ürünlerimize iş kuralı olarak ekleyelim.” önerisini getiriyorlar. Ancak bu çözüm, adil kullanımın içerdiği gri alanlardan dolayı olanaklı değil. Örneğin, adil kullanımda gözetilen kullanımın, çalışmanın potansiyel piyasasına etkisini formüle etmek zordur. İnternet’ten indirilen müzik eserlerine dayanan istatistikler yayınlanır ve müzik endüstrisinin zararlarından bahsedilir. İndirilen müziğin, İnternet’in yokluğunda CD’sinin alınacağı varsayılır. Oysa İnternet kullanıcılarının sadece İnternet’te yer aldığı için öylesine indirdiği, normalde hiçbir zaman satın almak için para harcamayacağı müzik eserleri vardır.

Adil kullanımın tam olarak formüle edilememesini, onun bir kusuru olarak değil, karakteri olarak görmek gerekir. Her şeyden önce, adil kullanım tarihseldir ve süreç içinde kapsamı değişebilir. 1976 yılında, Walt Disney ve Universal City Studios ile Sony arasında yaşanan dava buna güzel bir örnek. Davanın konusu, Sony tarafından geliştirilen Betamax VCR adlı video kaydetme aracıdır. Bugün bize gayet olağan gelen televizyondaki programları, daha sonra izlemek için kaydetmek, Walt Disney tarafından korsanlık olarak nitelenir. Adil kullanım ilkelerine tamamen teknik olarak bakıldığında, var olan içeriğin kısmen değil de tamamen kopyalanmış olması, adil kullanım açısından pek uygun görülmemektedir. Fakat mahkeme adil kullanımın kapsamını genişleterek, Betamax VCR’yi korsanlık aracı olarak değerlendirmez. Hatta işin ilginci, 1976 yılında Sony’den, kopyalanamaz işareti bulunan televizyon programlarının kopyalanmasının engellemesi için cihazlarına bir sensor koyması istenir. Eğer Sony o zamanlar bu ilkel DRM yöntemini uygulamış olsaydı, bugün bizim için gayet olağan gelen ve adil kulanım kapsamında olan kayıt işlemleri olmayacaktı… Bir televizyon programını, daha sonra izlemek için kaydetmek adil kullanım literatürüne zaman kaydırma (time shifting) adı altında girer.

Ya da müzik CD’lerinden mp3 yapma DRM ile engelleniyor olsaydı, ses dosyalarının boyutunun küçültülebilmesi sonucu kullanılabilen bir çok uygulama da olmayacaktı. Mp3 alan kaydırma (space shifting) olarak adlandırılır.

Bu nedenle, telif haklı ürünlerin kullanımının serbest bırakılıp, sürecin hak sahibinin itirazına ve mahkemenin kararına bırakılması çok daha adil bir durum yaratmakta. Eğer telif hakkı savunucuları, gerçekten yaratıcılığı teşvik etmeyi düşünüyorlarsa, geçmiş çalışmalardan faydalanmadan yeniliklerin çıkmasının çok zor olduğunu ve DRM’nin bunu engellediğini görmeleri gerekir.

Özetle DRM ile,

  1. Kullanıcılar ve içerik satıcıları arasındaki denge yerini içerik satıcılarının tam kontrolüne bırakıyor.
  2. Kamusal çıkarlar yerini özel çıkarlara bırakıyor.
  3. Ulusal kanunlar yerini uluslararası şirketlerin etkisindeki uluslararası kuruluşların hazırladığı kanunlara bırakıyor.
  4. Kültür yerini teknolojiye bırakıyor. Önceden, içerik satıcıları ve kullanıcıları sorunlarını demokrasi kültürü içinde ve hukuksal zeminde çözmeye çabalıyorlardı. Şimdi sorunlar, tartışmaya ve adil kullanım hakkına bakılmaksızın teknolojik araçlarla engelleniyor.

DRM’ye Karşı Ne Yapmalı?

Önce, DRM üreticilerine ve bunu sattıkları üründe uygulamaya hevesli uluslararası şirketlere teşekkür etmek gerekiyor. Belki de tarihte ilk kez, fikir ürünleri alanında, özel mülkiyet ile toplumsal çıkarlar arasındaki çelişki bu kadar berrak.

DRM’ye karşı mücadelede yapılabilecek en büyük hata, DRM’yi daha başarılı ve duyarlı düzenlemelerle aşılabilecek bir sorun olarak değerlendirmek. DRM’nin daha çok sosyal, politik ve ekonomik bakış açılarını içeren bir zeminde tartışılması gerekiyor.

defectivebydesign.org sitesi, bilgisayar kullanıcılarını DRM ve hakları konusunda bilgilendirerek, DRMli ürünlere karşı boykotlar örgütleyerek önemli ve etkili bir çalışma yürütüyor. Ancak tüm bu çalışmalar yeterli değil. James Boyle, 1997 yılında yazdığı, “A Politics of Intellectual Property: Environmentalism For the Net?” adlı makalesinde, çevreci hareket ile fikri mülkiyet karşıtı hareketi karşılaştırıyor. Boyle yazısında, 1950 yılındaki çevreci hareket ile 1990lardaki fikri mülkiyet karşıtı mücadele arasındaki benzerliklere dikkat çekiyor.

1950li yıllarda çevre sorunlarıyla ilgilenen farklı gruplar vardı: doğal hayatı destekleyenler, avcılar, kuş gözlemcileri vs. 1990lı yıllarda ise fikri mülkiyet alanında yazılım mühendislerinin, kütüphanecilerin, bioteknoloji uzmanlarının mücadeleleri vardı. 1950lerde çevreciler, yanan nehirler ve petrole bulanan göller üzerine zaman zaman hararetli, fakat kısa süren tartışmalar yürütüyorlardı. Benzer bir durumu 1990larda, Microsoft’un tekelci hamlelerine ve insan geninin patentlenmesi girişimlerinde yaşadık. 1950lerin çevreci hareketinin iki büyük sorunu vardı: Sorunları analiz etmek için gerekli bir teorik çerçevenin olmayışı ve farklı grupları etrafında kenetleyecek bir ortak çıkar anlayışının geliştirilememiş olması. Çevreci hareket, bu sorunu ekolojiyi ve refah ekonomisini birleştirerek aşmayı başardı. Şirketlerin, çevreye verdiği zararların sonucuna dikkat çekilerek popüler bir hareket oluşturuldu ve hükumetlere piyasanın çevreye verdiği zararların önüne geçmesi için baskı yapıldı. Yanan nehirlerin, petrole bulanan göllerin ya da erozyona uğrayan toprakların ötesinde, genel bir çevre algısı ve duyarlılığı yaratıldı.

Boyle, fikri mülkiyet bağlamında, bilginin kamu malı olduğu olgusundan yola çıkılarak oluşturulabilecek bir teorik çerçeve öneriyor.

Şu anda, telif haklarındaki kısıtlamalara duyarlılık konusunda, 1990lardakinden çok daha ileri bir noktada olmamıza rağmen, bilginin kamusallığına olan vurgumuz yeterince güçlü değil. Yaratım sürecini bireyselleştiren ve bu bireyselliğe dayanarak telif haklarındaki özel çıkarları meşrulaştırmaya çalışanlara karşı, bilginin kamusallığını ve kamu yararını öne çıkarmamız gerekiyor. Bu doğrultuda öncelikle yapılması gereken, telif haklarını kararlı ve sürekli bir şekilde kamuoyu gündemine getirmek; telif haklarını bilginin kamusallığı, kamu yararı, ifade özgürlüğü, ve bilgiye eşit erişim hakkı bağlamında tartışmak ve tartıştırmak.

Yararlanılan Kaynaklar:

May, Cristopher. Digital Rights Management: The Problem of Expanding Ownership Rights (Oxford: Chandos Publishing, 2007)

Boyle, James. A Politics of Intellectual Property: Environmentalism For the Net?, http://www.law.duke.edu/boylesite/Intprop.htm, son erişim 21.04.2012

 

 

3 Yorum

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir