Teknofaşizm: Yapay Zekânın Politikliği


18 Nisan 2026’da, savunma ve istihbarat sektörlerine yönelik veri platformları geliştiren Amerikan şirketi Amerikan şirketi Palantir Technologies, X hesabından 22 maddelik bir bildiri yayımladı. Alexander Karp’ın The Technological Republic adlı kitabına dayanan bu manifesto, alışılagelen bir kurumsal açıklamadan çok bir seferberlik çağrısı niteliği taşıyor. Metin boyunca teknoloji şirketleri ile ABD devleti arasındaki ilişki vurgulanıyor, şirketlerin ulusal çıkarlarla uyumlu hareket etmesi gerektiği savunuluyor. Manifestonun birinci maddesi bunu açıkça ortaya koyuyor: “Silikon Vadisi, yükselişini mümkün kılan ülkeye ahlaki bir borcu vardır. Silikon Vadisi’nin mühendislik elitinin, ulusun savunmasına katılma konusunda kesin bir yükümlülüğü vardır.


Manifestoya göre Batı’nın geleceği açısından yumuşak güç artık yeterli değil. Başarı için ahlaki çağrıların ötesine geçen bir sert güç kapasitesine ihtiyaç olduğu belirtiliyor; bu yüzyılda sert gücün temelini ise yazılımın oluşturacağı öngörülüyor. Bu çerçevede, yapay zekâya merkezi bir rol biçiliyor. Nükleer caydırıcılığa dayanan atom çağının stratejik üstünlüğünü yitirdiği ve yeni dönemde caydırıcılığın giderek yapay zekâ temelli hale geleceği öne sürülüyor. Asıl mesele ise yapay zekâ silahlarının geliştirilip geliştirilmeyeceği değil, bu sistemlerin kim tarafından ve hangi amaçlarla geliştirileceği. ABD’nin rakiplerinin bu konuda uzun etik tartışmalarla vakit kaybetmeyeceği varsayımından hareketle, Amerikan teknoloji şirketlerinin de aynı stratejik kararlılıkla hareket etmesi gerektiği vurgulanıyor.

Manifesto yalnızca teknoloji sektörüyle sınırlı kalmıyor. Tarihsel meselelere de değiniyor. Örneğin, Almanya ve Japonya’nın İkinci Dünya Savaşı sonrasında silahsızlandırılmasını, bu ülkelerin caydırıcılık kapasitelerini kalıcı olarak zayıflattığı gerekçesiyle yanlış bir strateji olarak nitelendiriyor.

Bir siyasi parti ya da örgüt, geleceğe dair vizyonunu bir manifesto biçiminde ortaya koysaydı, kimse buna şaşırmazdı. İddialar ne kadar çarpıcı olursa olsun, böyle bir metin fazla üzerinde durulmadan okunup geçilirdi. Fakat manifestonun bir teknoloji şirketinden çıkması, Palantir’in faaliyetlerine uzak olanlar için şaşırtıcı oldu.

Palantir; suç kayıtları, finansal işlemler, plaka okuyucular, sosyal medya, sağlık veritabanları gibi birbirinden farklı kaynaklardan gelen devasa veri setlerini işleyen ve bunları etkileşimli görsellere dönüştüren yazılımlar geliştirmektedir. Şirketin üç temel platformu bu işlevi farklı alanlarda yerine getirir:

Palantir’in ABD için kritik ve tartışmalı alanlarda faaliyet gösterdiği açıktır. Bu nedenle şirketin, Uluslararası Af Örgütü ve İnsan Hakları İzleme Örgütü başta olmak üzere çeşitli uluslararası insan hakları kuruluşları tarafından zorla sınır dışı etme, kitlesel gözetim ve muhaliflere yönelik baskıdaki rolü gerekçesiyle kınanması şaşırtıcı değildir. Uluslararası Af Örgütü, 2020 yılında yayımladığı raporda Palantir’in ICE’nin Soruşturma Vaka Yönetimi (ICM) ve Federal Kolluk Operasyonları Ağı (FALCON) sistemlerine güç sağlayarak “göçmenlerin ve sığınmacıların ciddi insan hakları ihlallerine katkıda bulunma riskinin yüksek olduğu”nu ileri sürdü (https://www.amnestyusa.org/press-releases/palantirs-contracts-with-ice-raise-human-rights-concerns-around-direct-listing/). Sözkonusu araçların baskınları planlamaya, aileleri izlemeye ve sınır dışı etme işlemlerini hedeflemeye yardımcı olduğu; tüm bunların ise insanların göremediği, itiraz edemediği veya temyiz edemediği algoritmik puanlara dayandığı belirtildi. Palantir ise sözleşmelerinin yalnızca ICE’nin (Immigration and Customs Enforcement – Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza) suç soruşturma birimi olan Homeland Security Investigations (HSI) ile sınırlı olduğunu ve teknolojisinin sivil göçmenlik uygulamalarını doğrudan kolaylaştırmadığını savundu (https://www.business-humanrights.org/en/latest-news/letter-from-palantir-responding-to-amnesty-international/).

Palantir’in manifestosu yayımlanır yayımlanmaz medyada teknofaşizm tartışmaları alevlendi. Manifesto, Amerikan teknoloji şirketlerinden ulusal çıkarları her şeyin önünde tutmalarını ve savunma alanında aktif rol almalarını açıkça talep ediyordu. Bu talep, daha birkaç ay önce yaşanan bir gerilimi çağrıştırıyordu: Savunma Bakanı Pete Hegseth, Şubat ayında Anthropic CEO’su Dario Amodei’ye ültimatom vererek şirketin yapay zekâ modellerinin “tüm yasal amaçlar için” kısıtlamasız kullanımına onay vermesini istemişti. Anthropic ise yapay zekâlarının “tam otonom silah sistemleri” ve “Amerikalıların kitlesel biçimde gözetlenmesi” gibi amaçlarla kullanılmasına izin veremeyeceklerini vurgulamıştı (https://www.bbc.com/news/articles/cvg3vlzzkqeo). Manifesto, bu çerçevede değerlendirildiğinde Anthropic gibi düşünen teknoloji şirketlerine yöneltilmiş dolaylı bir uyarı niteliği taşıdığı söylenebilir.

Medyadaki teknofaşizm tartışmaları daha çok Palantir ve ABD yönetiminin teknolojiyi araçsallaştırması üzerineydi. Öte yandan teknoloji felsefecisi Mark Coeckelbergh, Ocak 2026’da yayımlanan “Teknofaşizm: YZ, Büyük Teknoloji ve yeni otoriteryanizm” (Technofascism: AI, Big Tech, and the new authoritarianism) başlıklı makalesinde tam da bu konuyu ele alıyordu. Ancak Coeckelbergh’in (2026) yaklaşımı, medyadaki tartışmalardan kavramsal düzeyde belirgin biçimde ayrışıyordu.

Medyadaki tartışmalarda yapay zekâ çoğunlukla nötr bir araç olarak ele alınmıştı. Bu çerçevede sorunun kaynağı, teknolojiyi elinde bulunduranın kim olduğuydu: yapay zekâya sahip olan, onun nasıl kullanılacağını da belirliyordu. Coeckelbergh (2026) ise yapay zekânın diğer teknolojiler gibi tarafsız olmadığını savunuyordu. Ona göre dijital teknolojilerin kendi özellikleri, yönetim biçimleri ve içinde geliştirildikleri siyasi bağlam, toplumsal faşist eğilimleri çoğu zaman kasıtsız biçimde besleyip olanaklı kılıyordu.

Coeckelbergh’in (2026) teknofaşizm tartışmasına geçmeden önce teknolojinin tarafsızlığı ön kabulüne kısaca değinmek gerekiyor.

    Teknoloji Nötr Değildir

    Teknolojinin nötr olduğu yönündeki iddialar sık sık gündeme gelir. Bu yaklaşımı savunanlara göre teknolojik nesneler ve süreçler, çok farklı amaçlarla kullanılabildikleri için ahlaki açıdan nötrdür. İyilik ya da kötülük, teknolojilerin doğasında bulunan özellikler değildir. Bu görüşü benimseyenler kanıt olarak çoğunlukla gündelik analojilere başvurur: Bir bıçak ekmek dilimlemek için de birini yaralamak için de kullanılabilir; silahların değil, onları kullanan insanların öldürdüğü de sıkça ileri sürülür.

    Winner (2020), bu bakış açısının temelinde insanın teknolojiyle ilişkisinin iki ayrı kategori altında ele alınmasının yattığını savunur: yapım ve kullanım. Yapım, teknolojilerin nasıl işlediği ve nasıl üretildiğiyle ilgilidir; bu nedenle bilim insanlarının, mühendislerin ve teknisyenlerin alanı olarak görülür. Bu alanların dışında kalanların ise kullanılan malzemeler, teknik ilkeler ya da prosedürler hakkında bilgi sahibi olmaya ihtiyaç duymadıkları varsayılır. Kullanım ise teknolojiyle daha araçsal bir ilişkiyi ifade eder: Üretilmiş bir nesneyi belirli bir amaca yönelik kullanır, işimiz bitince bırakırız. Bir bıçağı alır ekmek keser, bir otobüse biner A noktasından B noktasına gideriz.

    Ancak teknolojinin nötrlüğü anlayışının önemli bir zaafı, teknolojilerin insan faaliyetlerini aktif biçimde şekillendirdiğini göz ardı etmesidir. Teknoloji yalnızca insan faaliyetlerine yardımcı olan bir araç değil, aynı zamanda bu faaliyetlerin anlamını dönüştüren bir güçtür. Örneğin bir fabrikaya robotların girmesi yalnızca verimliliği artırmaz, üretim sürecini de köklü bir biçimde değiştirir; fabrikada emeğin ve çalışmanın anlamı yeniden tanımlanır. Benzer biçimde, tıp pratiğinde yeni bir teknik ya da cihazın benimsenmesi yalnızca doktorların çalışma yöntemlerini değiştirmez; insanların sağlık, hastalık ve bakım kavrayışlarını da dönüştürür.

    Elbette teknolojilerin insanların yaşamını nasıl şekillendirdiğini anlamak için onların geliştiği sosyal ve ekonomik koşulları dikkate almak gerekir. Yapay zekâ teknolojilerinin toplumsal etkilerini, ortaya çıktıkları sosyal bağlamdan bağımsız biçimde tartışmak yeterli değildir. Ancak bir teknolojik dönüşümün arkasındaki toplumsal güçleri ortaya koyduğumuzda ve ilgili teknolojinin farklı bir sistemde (örneğin komünizm altında) toplum yararına geliştirilebileceğini söylediğimizde, aslında analizi eksik bırakmış oluruz. Her şeyi tarihsel ve ekonomik zorunlulukla açıklamak kendi başına yeterli bir çerçeve sunmaz. Bununla sınırlandırılmış bir bakış açısı, teknolojilerin (günümüzde özellikle yapay zekânın) en tartışmalı yönlerini ele almada yetersiz kalır.

    Teknolojik nesneler politiktir. Birincisi, belirli bir teknik cihazın ya da sistemin icadı ve tasarımı, çoğu zaman belirli bir toplumsal sorunu çözme biçimi olarak ortaya çıkar. Robert Moses, yalnızca otomobil sahiplerinin kullanabileceği alçak köprüler inşa ederek kentin belirli bölgelerini varlıklı beyaz Amerikalılar için erişilebilir, diğer gruplar için ise fiilen ulaşılmaz hale getirmiştir. Teknik sistemlerin tasarımı ve uygulanışı çoğu zaman belirli toplumsal grupların çıkarlarını yansıtır (age).

    Endüstriyel makineler ve teknolojik sistemler üzerine yapılan çalışmalar, teknolojik yeniliklerin ardındaki motivasyonları sorgulatan siyasi örnekler sunar. Üstelik bu süreçlerde her zaman bilinçli bir niyet bulunmaz. Şehirler uzun yıllar engelli bireyleri hesaba katmadan tasarlanmış ve bunun sonucunda bu bireyler kamusal yaşamdan fiilen dışlanmıştır. Bu durum çoğu zaman kasıttan çok ihmalin sonucudur. Ancak zamanla bu sorunlara dair toplumsal farkındalık artmış ve birçok teknoloji yeniden tasarlanmıştır. Bu duyarlılık dijital teknolojilere de yansımış; uygulamaların engelli bireylerin özgün gereksinimlerini karşılayacak biçimde tasarlanması giderek yaygın bir norm hâline gelmiştir (age).

    Açık bir niyet olmasa bile teknolojik gelişmeler belirli toplumsal çıkarları destekleyecek biçimde şekillenebilir ve bazı grupları diğerlerine kıyasla avantajlı konuma getirebilir. Dolayısıyla bir teknolojinin politikliği, hem bilinçli tercihlerden hem de yapısal ihmallerden kaynaklanabilir.

    İkincisi ise doğası gereği politik olan teknolojilerdir: belirli türdeki siyasi ilişkilere ihtiyaç duyan ya da bunlarla güçlü biçimde uyumlu sistemler. Bu tür teknolojiler, teknik gelişme sürecini belirli bir yöne yönlendirir. Bunun sonucunda aynı gelişme, bazı toplumsal gruplar için önemli bir kazanım, diğerleri için ağır bir kayıp anlamına gelebilir. Başka bir deyişle teknoloji, yalnızca birilerinin başkalarına zarar verme niyeti taşıması nedeniyle politikleşmez. Teknolojik zeminin belirli toplumsal çıkarları baştan destekleyecek biçimde yapılanmış olması da politikliğin ayrılmaz bir parçasıdır.

    Winner (2020), bir toplulukta güç, otorite ve ayrıcalığın dağılımını etkileyebilecek iki tür karardan söz eder. Bunlardan ilki “evet ya da hayır” kararlarıdır: Bir teknolojiyi geliştirecek ve benimseyecek miyiz, yoksa bundan vazgeçecek miyiz? Nitekim teknolojiyle ilgili birçok yerel, ulusal ve uluslararası tartışma; gıda katkı maddeleri, böcek ilaçları, otoyol inşaatları, nükleer reaktörler, baraj projeleri ve yüksek teknoloji silah sistemleri gibi konular etrafında bu tür “evet ya da hayır” kararlarına odaklanmıştır. Bu tartışmalarda yalnızca varılan karar değil, lehte ve aleyhte öne sürülen gerekçeler de belirleyici bir yer tutar.

    İkinci tür kararlar, bir teknik sistemin tasarımı ve düzenlenmesiyle ilgilidir ve proje kararı alındıktan sonra ortaya çıkar. Örneğin bir kamu hizmeti şirketi büyük bir elektrik hattı inşa etmeye karar verdikten sonra bile hattın güzergâhı ve kulelerin tasarımı üzerine tartışmalar devam edebilir. Benzer biçimde, bir kuruluş bilgisayar sistemi kurmaya karar verdiğinde sistemin bileşenleri, yazılımları, erişim biçimleri ve diğer teknik ayrıntılar üzerinde farklı seçenekler tartışmaya açılır. Bu tür seçimler, taraflar arasındaki güç ve zenginlik dağılımını doğrudan etkiler. Toplu taşıma sistemleri, su altyapısı, endüstriyel makineler ve benzeri teknolojilerde görünüşte teknik olan ayrıntılar, aslında önemli toplumsal tercihleri içinde barındırabilir. Başka bir deyişle, maliyet düşürme, verimlilik ya da modernizasyon gibi hedefler hikâyenin yalnızca bir yönünü oluşturur.

    Teknoloji, dünyamızda düzen kurmanın bir yoludur. Toplumlar, bilinçli ya da bilinçsiz biçimde, insanların uzun vadede nasıl çalışacağını, iletişim kuracağını, seyahat edeceğini ve tüketeceğini belirleyen teknolojik yapılar kurarlar. Bu yapıların oluşturulma süreçlerinde farklı aktörler farklı konumlarda yer alır; güç ilişkileri ve farkındalık düzeyleri eşit değildir. En geniş manevra alanı, belirli bir araç, sistem ya da tekniğin ilk kez tanıtıldığı anda ortaya çıkar. Çünkü yapılan tercihler zamanla maddi altyapıya, ekonomik yatırımlara ve toplumsal alışkanlıklara yerleşerek kalıcı hale gelir. İlk kararlar verildikten sonra başlangıçtaki esneklik büyük ölçüde ortadan kalkar (age).

    Dolayısıyla teknolojik yeniliklerin, uzun yıllara yayılan bir kamu düzeni çerçevesi oluşturan yasal ya da siyasi kurumlara benzediği söylenebilir. Bu nedenle Winner (2020), siyasal karar alma süreçlerine gösterilen dikkat ve özenin otoyol inşası, televizyon ağlarının kurulması ve yeni makinelerdeki görünüşte önemsiz teknik özelliklerin tasarlanması gibi alanlara da gösterilmesi gerektiğini vurgular.

    Tarihsel Faşizmden Teknofaşizme

      Günümüzde yapay zekâ, sosyal medya, bulut bilişim vb. dijital teknolojiler ve altyapılar yalnızca ekonomik çıkarlara değil, siyasi çıkarlara da hizmet ediyor. Sözkonusu teknolojiler insan davranışlarını kısıtlayarak ya da incelikli bir biçimde yönlendirerek otoriter siyasi koşulların üretimine katkıda bulunuyor. Kitle hareketlerini harekete geçiren, şiddeti ve tahakkümü açıkça kutlayan klasik faşizmin aksine teknofaşizm, veri çıkarma (extraction), algoritmik yönetim, davranışsal yönlendirme ve platform tekelleşmesi gibi daha örtük ve görünmez kontrol mekanizmaları aracılığıyla işliyor. Bu mekanizmalar, kolaylık ve kişiselleştirme kisvesi altında, depolitizasyon, toplumsal çözülme ve kutuplaşmayı besliyor (Coeckelbergh, 2026).

      Ancak teknofaşizm, yirminci yüzyıl faşizminin basit bir kopyası değil, bir uyarlamasıdır: yapay zekâ başta olmak üzere dijital teknolojiler, otoriter ve korporatist siyasi dinamikler, kapitalist ekonomik yapılar ve modernitenin kültürel koşulları tarafından şekillendirilmiş yeni bir örüntüdür.

      “Faşist teknoloji” diye bir şey yoktur. Ancak bazı dijital teknolojiler ve altyapılar, sahip oldukları teknik özellikler ve kullanım biçimleri nedeniyle otoriter ve faşist eğilimleri destekleyebilir. Yapay zekâ ve diğer dijital teknolojiler bugün belirli gruplar ve aktörler tarafından otoriter amaçlarla kullanılmaktadır. Örneğin Palantir Technologies’in söylemleri ve faaliyetleri, bu yönelimi pekiştirme ve yaygınlaştırma iradesinin somut bir göstergesidir.

      Bununla birlikte sorun yalnızca bilinçli politik projelerden ibaret değildir. Bu teknolojileri geliştiren kişiler, çoğu zaman toplumsal ve siyasal sonuçların farkında olmadan, otoriter eğilimleri güçlendiren sistemleri inşa ederler.

      Coeckelbergh (2026) çalışmasında yapay zekânın teknofaşizm içindeki rolünü ve tarihsel faşizmle benzerliklerini altı başlık altında inceliyor. Ardından teknofaşizmi Silikon Vadisi kültürü ve Batı’da aşırı sağın yükselişi bağlamında ele alıyor.

      Kitlesel Gözetim, Duygusal Manipülasyon ve Yeni Mitler

        Yapay zekâ ve ilgili dijital teknolojiler, hükümetlerin ve şirketlerin insanların davranışlarını izlemesine, analiz etmesine ve tahmin etmesine olanak tanır. Ancak burada yalnızca pasif bir izleme söz konusu değildir. Nihai amaç, izlenen bireylerin davranışlarını yönlendirmektir. Bu yönlendirme süreci, duyguların analizini ve manipülasyonunu da içerir. Yapay zekâ destekli sistemler, geleneksel propaganda tekniklerine kıyasla bu tür manipülasyonları çok daha kolay hale getirir. Bu sistemler, dil kalıpları, etkileşim geçmişi ve ince davranış sinyalleri üzerinden büyük ölçekte kişiselleştirilmiş profiller oluşturarak bu manipülasyonu geleneksel propagandanın çok ötesine taşır.

        Faşist iktidarın kurulmasında kutuplaşma ve düşmanlara karşı kitlesel seferberlik kilit unsurlardır. Kutuplaşmayı ve seferberliği besleyen manipülasyon teknolojileri, insanları belirli hedefler doğrultusunda harekete geçirmek için kullanılır. Yurttaşlar burada rasyonel ve özerk bireyler olarak görülmez; daha çok, duyguları üzerinden yönlendirilebilecek kitlelerdir. Böylece bireylerin özerkliği giderek zayıflar.

        Faşizm çoğu zaman “biz” ve “onlar” ikiliği üzerinden işler. Sosyal medya ve yapay zekâ algoritmaları, homojen bilgi ortamları oluşturarak ve kutuplaşmayı besleyen içerikleri öne çıkararak bu ayrımı güçlendirebilir. Elon Musk’ın Twitter platformunu satın almasıyla birlikte bu ikiliğin daha bilinçli bir politikaya dönüştüğü yönünde tartışmalar da artmıştır.

        Bunun yanında yankı odaları ve filtre balonları da toplumsal kutuplaşmayı derinleştirebilir. Filtre balonları, bireylerin farkında olmadan belirli bilgi kaynaklarıyla sınırlı kaldığı sosyal bilgi ortamlarını ifade eder. Bu ortamlarda bireyler kendileriyle çelişen bilgi ve argümanlara maruz kalmaz. Yankı odaları ise bunun daha ileri bir biçimidir. Farklı görüşler yalnızca dışarıda bırakılmakla kalmaz, aktif olarak dışlanır ve itibarsızlaştırılır; dış kaynaklar büyük ölçüde güvenilmez olarak sunulur. Sonuçta her iki mekanizma da demokratik müzakere için zorunlu olan bilişsel çeşitliliği aşındırır.

        Geçmişe dair üstünlükçü mitler, İtalyan faşizmi ve Nazizm’de merkezi bir yere sahipti. Günümüz teknofaşizminde ise bu üstünlükçü anlatılara, yapay genel zekâ, süper zekâ gibi anlatılar etrafında şekillenen yeni mitler eklenmiş durumda. Özellikle yapay genel zekâ çevresinde üretilen bu teknoloji mitleri, yeni teknoloji elitlerinin hedefleri doğrultusunda insanları harekete geçirmeyi amaçlayan ideolojik araçlara dönüşüyor.

        Sürekli gündemde tutulan bu mitler sayesinde yapay zekânın gerçek sınırları çoğu zaman ikincil hale gelir. Teknoloji şirketleri ve siyasi müttefikleri açısından önemli olan, insanların teknolojik geleceğe dair teknokratik vizyonlara uyum sağlaması ve gerekirse bu gelecek uğruna fedakârlık yapmaya hazır olmasıdır.

        İlk bakışta bu durum, tarihsel faşizmle bir karşıtlık gibi görünebilir. Çünkü bugün vurgu, efsaneleştirilmiş bir geçmişten çok geleceğe yönelmiştir. Ancak tarihsel faşizm (özellikle İtalyan faşizmi) yalnızca köken mitlerinden yararlanmamıştır. Aynı zamanda icadı, hızı, köklü dönüşümü ve yıkıcı ilerlemeyi yücelten fütürizm (gelecekçilik) akımından da beslenmiştir.

        Enformasyon Üzerindeki Hakimiyet

          Büyük Teknoloji şirketlerinin Facebook ve X gibi platformlar üzerindeki kontrolü, bazı anlatıların güçlendirilmesine ve muhalif seslerin görünürlüğünün azaltılmasına olanak tanır. Bu durum, medya ekosistemi üzerinde otoriter kontrol biçimlerine benzer etkiler yaratabilecek bir güç yoğunlaşması oluşturur. Burada yapay zekânın teknolojik kapasitesi kilit bir rol oynar; algoritmik sistemler bazı içerikleri otomatik olarak öne çıkarırken bazılarının görünürlüğü algoritmik olarak geriler.

          Algoritmik yönetim

            Günümüzde güç, yalnızca yasalar aracılığıyla değil, giderek daha fazla veri analizi ve tahmin algoritmaları üzerinden de icra edilmektedir. Bireyler, nedensel akıl yürütme veya ahlaki yargı yerine büyük veriden türetilen korelasyonlar aracılığıyla yönlendirilebilir ve disipline edilebilir.

            Karar alma süreçlerinde yapay zekâ destekli otomasyon teknolojilerinin kullanımı giderek artmaktadır. Bu durum, insan yargısının ve demokratik hesap verebilirliğin zayıflamasına yol açabilir. Hannah Arendt, Kötülüğün Sıradanlığı: Eichmann Kudüs‘te adlı eserinde bireylerin ahlaki sorgulama yapmadan yalnızca kurallara uyarak nasıl yıkıcı sonuçlara katkıda bulunabileceğini gösterir.

            Bugün benzer bir sıradanlık yapay zekânın karar alma süreçlerine entegrasyonuyla yeniden görülebilir. Sosyal yardımların dağıtımı, yargı, sigorta veya işe alım gibi alanlarda karar vericiler, sistem önerilerini eleştirel bir değerlendirme yapmadan ve kararlarının başkaları üzerindeki sonuçlarını düşünmeden takip edebilmektedir. Algoritmalar nesnel ve yanılmaz kabul edilir; kararların etik ve toplumsal sonuçları ise geri plana itilir.

            Verimlilik kültü, teknoloji saplantısı ve empati reddi

              Tarihsel faşizmde olduğu gibi teknofaşizmde de insani değerlerin yerini giderek teknolojik güç ve verimlilik ideali almaktadır. Fütürizm akımında görülen hız ve teknoloji takıntısı, günümüzde bazı teknolojik vizyonlarda da yankı bulmaktadır.

              Teknolojiye yönelik bu güçlü inanç, özellikle teknoloji endüstrisinin belirli aktörleri ve onları destekleyen mühendislik kültürü içinde de gözlemlenebilir. Bu yaklaşım, teknolojik ilerlemenin (özellikle yapay zekânın) toplumsal ve politik sorunları çözebileceği yönündeki iyimser bir varsayıma dayanır. Ancak bu inanç, aynı zamanda teknolojik çözümlerin sınırlarını ve olası toplumsal maliyetlerini geri plana itme riski de taşır.

              Kurumsal ittifaklar

                Serbest piyasa ideolojisinin iddia ettiğinin aksine, Big Tech şirketlerinin yükselişi yalnızca piyasa dinamikleriyle açıklanamaz. Bu şirketlerin büyümesinde devlet destekleri, kamu ihaleleri, araştırma fonları ve altyapı yatırımları önemli rol oynamıştır. Ayrıca büyük teknoloji şirketleri ile askeri-sanayi kompleksi arasındaki ilişkiler de giderek daha yoğun hale gelmektedir. Palantir’in yayımladığı manifesto da bu bağlamda değerlendirilebilir.

                Bununla birlikte, teknoloji şirketlerinin önemli bir bölümü devlet ile yakın işbirliği içinde faaliyet göstermesine rağmen, kamusal düzenlemelere karşı özgürlükçü ya da libertaryen bir söylemi öne çıkarmaktadır. Örneğin Elon Musk, devletin küçültülmesini savunan söylemleri desteklese de şirketlerinin kamu kaynaklarından ve devlet projelerinden yoğun biçimde yararlanmaktadır. Benzer şekilde, libertaryen söylemi benimseyen bu teknoloji çevreleri, yüksek askeri harcamaları çoğu zaman eleştiri konusu yapmaz.

                Modern bireylerin zayıf yönlerinden yararlanmak

                  Modern toplumda bireyler sıklıkla yalnızlık ve izolasyon hissiyle karşı karşıya kalır. Bu durum modern toplumların uzun süredir tartışılan yapısal sorunlarından biridir ve günümüzde de farklı biçimlerde varlığını sürdürmektedir. Teknoloji endüstrisi, yapay zekâ ve diğer otomasyon teknolojileri aracılığıyla bu sorunlara çözüm sunduğunu iddia eder. Bu süreçte yalnızca insanları yeni hedefler ve ortak vizyonlar etrafında toplayan anlatılar üretmekle kalmaz (örneğin yapay zekânın geleceği, ortak geleceğimiz olarak tasvir edilir), aynı zamanda modern yaşamın sorunlarına yönelik somut çözümler de önerir. Teknoloji şirketlerinin alet çantasında her soruna yönelik bir uygulama (aplikasyon) vardır.

                  Faşizm, anlam ve aidiyet arayışı içindeki bireylere güçlü bir kolektif kimlik ve yön duygusu sunarak onları daha büyük bir liderin ya da ulusal bir fikrin otoritesine tabi kılar. Tarihsel faşizmden farklı olarak yapay zekâ temelli günümüz teknofaşizmi, bu dinamikleri insan yaşamının mahrem alanlarına çok daha derin biçimde taşıyabilir.

                  Akıllı telefonlar ve yapay zekâ uygulamaları aracılığıyla gözetim ve veri toplama süreçleri gündelik yaşamın sürekli bir parçası haline gelir. Büyük veri sistemleri bu bağlamda yalnızca dışsal bir otorite olarak değil, bireye sürekli eşlik eden ve onunla etkileşime giren bir sistem olarak işlev görür. Yapay zekâ hem bir hizmet aracı hem de kesintisiz veri üreten bir etkileşim ortağı olarak konumlanır. Gözetim bu süreçte görünmezleşirken aynı zamanda derinleşir.

                  Büyük Teknoloji Şirketleri ve Silikon Vadisi Kültürü

                    Yapay zekânın politikliğini Büyük Teknoloji şirketlerinden ayrı ele alamayız. Ancak 20. yüzyılın başındaki büyük sanayi ile Büyük Teknoloji şirketleri arasında önemli farklar vardır.

                    Tarihsel faşizmde hükümetler büyük sanayi ile yakın işbirliği içinde çalışmıştır. Teknofaşizmde ise bu rolü Büyük Teknoloji şirketleri üstlenir. Bu şirketler; iletişim, ekonomik işlemler ve bilgi akışları üzerinde benzeri görülmemiş bir etkiye sahiptir. Bu etki yalnızca ekonomik sömürü ve kapitalist üretim ilişkilerinin sürdürülmesiyle sınırlı değildir. Facebook/Cambridge Analytica skandalının da gösterdiği gibi şirketlerin sahip oldukları gözetim altyapısı aynı zamanda doğrudan siyasal işlevler üstlenir. Bunların başında kamuoyunun yönlendirilmesi, muhalif seslerin görünmezleştirilmesi ve yankı odaları aracılığıyla ideolojik uyumun pekiştirilmesi gelir. Bu nedenle Büyük Teknoloji şirketleri, 20. yüzyılın başındaki büyük sanayiden çok daha doğrudan biçimde politikleşmiş yapılardır.

                    Büyük Teknoloji şirketleri, demokratik kurumlar karşısında giderek daha fazla siyasi güç kazanmaktadır. Bir yandan düzenlemelere direnç gösterirken, diğer yandan politika yapım süreçlerini etkileyebilecek ölçüde güç biriktirmektedirler. Şirketlerin artan gücü yalnızca teknolojinin yasa koyucular üzerindeki dolaylı etkisiyle açıklanamaz. Aynı zamanda yoğun lobi faaliyetleri ve kurumsal ağlar aracılığıyla şekillenen bir güç ilişkisi vardır.

                    Bunun yanında, toplumsal kontrol yalnızca baskı ve korku yoluyla değil, aynı zamanda dikkat, haz ve tatmin mekanizmaları üzerinden de işleyebilir. Teknoloji şirketleri, yeni cihazlar ve yazılımlar etrafında sürekli yeni ihtiyaçlar üreterek bu yapıyı destekler. Yapay zekâ ve dijital platformlar, öneri sistemleri aracılığıyla bireylerin seçimlerini kolaylaştırırken aynı zamanda düşünme süreçlerini de yönlendirebilir. Bu koşullarda kontrol, zorlamadan çok yönlendirme ve alışkanlık üretimi üzerinden işler. Platformlarda oyun oynarız; Netflix’te dizi izleriz; sosyal medya akışlarında ekranı kaydırarak bir sonraki gönderiye geçeriz. Sistem, yapay zekâ aracılığıyla, bir sonraki ihtiyacımızın ne olduğunu bizden daha iyi bilmektedir!

                    Haz ve tatmin mekanizmalarının yanında, kıyamet senaryoları ve uzun vadeli felaket anlatıları da Silikon Vadisi kültüründe önemli bir yer tutar. Nick Bostrom gibi düşünürlerin etkisiyle şekillenen transhümanist vizyon çerçevesinde, gelecekte insan sonrası (post-human) varlık biçimlerine geçiş fikri tartışılır. Bu senaryoda süper zeki varlıklara yer açmak için mevcut insanlara artık ihtiyaç duyulmayabilir. Bu tür anlatılar, tarihsel faşizmde görülen ölüm, yıkım ve liderlik kültlerine benzer biçimde teknoloji merkezli yeni bir kader ve yön duygusu üretir.

                    Batı’da Aşırı Sağın Yükselişi ve Temsili Demokrasinin Krizi

                      Günümüzde teknolojik gelişmeler ve bunlarla bağlantılı kurumsal güçler, farklı siyasi bağlamlarda yükselen faşist, sağ popülist, otoriter ve anti-demokratik eğilimlerle kesişmektedir. Arendt, Frankfurt Okulu düşünürleri ve diğer savaş sonrası kuşak teorisyenlerinin tespit ettiği modernliğe ilişkin sorunlar ve liberal demokrasinin (özellikle de temsili demokrasinin) kırılganlıklarını ortadan kalkmış değildir. Aksine ekonomik krizler, savaşlar ve çevresel sorunlar gibi çoklu krizler bu kırılganlıkları daha da derinleştirmiştir.

                      Hem ABD’de hem de Avrupa’da anti-entelektüalizm, otoriter liderlik eğilimleri, yabancılaşma ve toplumsal izolasyon giderek daha görünür hale gelmektedir. Bu tabloya devlet ve şirket güçleri arasındaki yakın ilişkiler, hayal kırıklığına uğramış orta sınıf kesimler ile derinleşen toplumsal kutuplaşma eşlik etmektedir. Siyaset giderek “biz” ve “onlar” ayrımı üzerinden tanımlanır hale gelmektedir. Bu süreçte grup kimlikleri siyasi çatışmanın merkezine yerleşirken ötekine yönelik düşmanlık da güç kazanmaktadır.

                      ABD’de Büyük Teknoloji şirketleri, mali ve siyasi kanallar aracılığıyla devlet politikalarıyla yakın ilişkiler içinde faaliyet göstermekte; bu sayede ulusal ve küresel ölçekte önemli bir siyasi etki alanı oluşturmaktadır. Bu etki, yalnızca ekonomik destek mekanizmalarıyla sınırlı olmayıp düzenleyici süreçler ve politika yapımı üzerinde de belirleyici olabilmektedir.

                      Musk ve diğer büyük teknoloji liderleri, siyasi güçlerle çeşitli düzeylerde ittifaklar kurmaktadır. Musk, 2024 yılından itibaren en az 18 ülkede aşırı sağcı siyasi partileri, aktivistleri ve hareketleri desteklemiş (https://en.wikipedia.org/wiki/Political_activities_of_Elon_Musk); Trump’ın 2024 seçim kampanyasının en büyük bireysel bağışçısı olmuştur. Bunun yanında X platformunun algoritması, sağ eğilimli içerikleri sistematik olarak öne çıkarmaktadır (https://theconversation.com/a-few-weeks-of-xs-algorithm-can-make-you-more-right-wing-and-it-doesnt-wear-off-quickly-276153).

                      Kitlelerin yönlendirilmesi ise tarihsel faşizmden farklı olarak, yapay zekâ destekli dijital sosyal medya aracılığıyla çok daha dolaylı ve incelikli biçimde gerçekleşmektedir.

                      Öncelikle, bireyler sosyal medya platformlarında ilgi alanlarını ve görüşlerini ifade edebilecekleri izlenimine kapılır. Ancak bu mecralarda üretilen duygusal ifadeler, kimlik performansları ve diğer etkileşim biçimleri çoğu zaman sınırlı bir toplumsal değişim yaratır. İnsanlar öfke ve mağduriyetlerini dile getirirken katkılarının anlamlı olduğuna inanır. Oysa bu katkılar çoğu zaman politik sonuç üretmez.

                      Duygu odaklı, etkileşim artırmaya yönelik ve yapay zekâ tarafından optimize edilen içeriklerle dolu bir ortamda, gerçek siyasi katılım için alan giderek daralır. Bireysel dikkat parçalanır, ticarileşir ve siyasi açıdan etkisiz kanallara yönlendirilir.

                      İkinci olarak, bireyleri birbirinden ayıran içerikler algoritmalar tarafından öne çıkarılır. Eleştirel düşünme süreçleri, filtre baloncukları ve duygusal geri bildirim döngüleri aracılığıyla zayıflar. Bu durum kamusal tartışmanın parçalanmasına ve farklı görüşlerin giderek “öteki” ya da düşman grup olarak algılanmasına zemin hazırlar.

                      Üçüncü olarak, platformlar takipçi sayıları, görünürlük verileri ve etkileşim sistemleri aracılığıyla bir tür görünürlük ve etki hiyerarşisini teşvik eder. Bu ortamda liderlik, müzakere ve temsil süreçleri yerine dikkat çekme ve etkileşim üretme kapasitesi üzerinden şekillenir. Kullanıcılar çoğu zaman düşünsel bir tartışma yerine “beğen” veya “takip et” gibi hızlı tepkilerle etkileşim kurar. Bu durum, kamusal alanın giderek daha performatif bir yapıya dönüşmesine ve demokratik tartışma biçimlerinin zayıflamasına yol açar.

                      Sonuç

                        Dünyanın dört bir yanında faşist, sağ popülist, otoriter ve anti-demokratik hareketler yükseliyor. Coeckelbergh’in (2026) vurguladığı gibi bu tabloya karşı mücadele, yalnızca Trump gibi mevcut siyasi liderlere ve rejimlere yönelik olmakla sınırlı kalamaz. Yapay zekâ ve diğer dijital teknolojiler de dahil olmak üzere faşizmin yükselişini besleyen yapısal koşullar da bu mücadelenin odağına alınmalıdır.

                        Bu bağlamda “yapay zekâ demokrasiyi nasıl etkiliyor?” sorusu, salt teknik bir soru değil; ne tür bir toplum istediğimiz ve gelecek nesillere nasıl bir dünya bırakmak istediğimizle ilgili siyasi ve etik bir sorudur. Mevcut tahakküm biçimlerine zemin hazırlayan koşulları dönüştürmeden yalnızca teknolojik çözümler aramak yeterli olmayacaktır.

                        Bu nedenle yapay zekâ yönetişimi ve düzenleme için atılacak adımlar önemli olmakla birlikte tek başına yeterli değildir. Winner’ın (2020) da vurguladığı gibi teknolojiler üzerindeki en geniş manevra alanı, onların ilk kez tanıtıldığı dönemde ortaya çıkar. Bu dönem hem en büyük riski hem de en büyük fırsatı barındırır. Hâlâ vakit var…

                        Kaynaklar

                          Coeckelbergh, M. (2026). Technofascism: AI, Big Tech, and the new authoritarianism. AI & SOCIETY, 1-14.

                          Winner, L. (2020). The whale and the reactor: A search for limits in an age of high technology. University of Chicago Press.

                          Bir yorum bırakın

                          E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir