Mart ayında, yapay zekâ alanında atılacak adımların belirlenmesi, hukuki altyapının oluşturulması ve risklerin önlenmesine yönelik kurulan Meclis Araştırma Komisyonu’nun raporu yayımlandı. Rapor beş ana bölümden oluşuyor. “Yapay Zekâ ve Türkiye Yapay Zekâ Ekosistemi” başlıklı ilk bölümde yapay zekânın tanımı yapılıyor, tarihsel gelişimi ele alınıyor. Ayrıca Türkiye’deki kamu destekleri, teşvik mekanizmaları, yatırımlar ve diğer çalışmalar hakkında bilgi veriliyor. İkinci ve üçüncü bölümler sırasıyla “Yapay Zekânın Kazanımları” ve “Yapay Zekânın Riskleri”ne ayrılıyor. Dördüncü bölümde “Yapay Zekânın Hukuki Çerçevesi ve Mevzuat” inceleniyor. Son bölümde ise “Sonuç ve Öneriler”e yer veriliyor.
Raporun Meclis tarafından hazırlanmış olması, dijital egemenlik, veri egemenliği ve teknolojik egemenlik gibi kavramların daha kapsamlı biçimde ele alınacağı yönünde doğal bir beklenti oluşturuyor. Özellikle Türkiye’nin dijital egemenliği ve gelecekteki yapay zekâ stratejisine dair daha somut bir çerçeve sunulması beklenirdi. Ancak 923 sayfalık hacmine rağmen raporun bu beklentiyi karşılamakta oldukça sınırlı kaldığı söylenebilir.
Cumhuriyet Halk Partisi’nin muhalefet şerhinde de belirtildiği gibi, “raporda dijital egemenlik kavramı, stratejik ve yapısal boyutlarıyla ele alınmamış; büyük ölçüde soyut bir hedef olarak zikredilmekle yetinilmiş.” Nitekim raporun birçok yerinde dijital egemenlik, veri egemenliği ve teknolojik egemenlik terimlerine yer verilse de bu terimlerin içeriği doldurulmuyor ve somut politika önerileriyle desteklenmiyor. Bu haliyle, Aziz Nesin’in “İlerleyelim, Yükselelim, Kalkınalım” masalını anımsatan bir tablo ortaya çıkıyor (https://www.youtube.com/watch?v=OV5Lh-Ha53Y).
Dijital egemenlik, son dönemde sıkça kullanılan ancak anlamı çoğu zaman net olmayan bir moda kavram haline gelmiş durumda. Bu nedenle tartışmaya, öncelikle dijital egemenliğin ne olduğunu ve bugünkü biçimine nasıl evrildiğini açıklayarak başlamak, Türkiye’nin yapay zekâ egemenliği tartışmalarında karşı karşıya olduğu politika seçeneklerini daha sağlıklı değerlendirmemize katkı sunacaktır.
1990’lardan Günümüze Dijital Egemenlik
Dijital egemenlik, günümüz siyasi söyleminin ayrılmaz bir parçası haline geldi. Dijital egemen olmak, arzu edilen ve önemli bir hedef olarak geniş bir kabul görüyor. Masaldaki gibi “ilerleyelim, yükselelim, kalkınalım; dijital egemenliğimizi sağlayalım” deniyor. Ancak dijital egemenliğin gerçekte ne anlama geldiği ve bu hedefe nasıl ulaşılacağı çoğu zaman belirsiz kalıyor. Üstelik kavram, farklı çalışmalarda farklı içeriklerle karşımıza çıkabiliyor.
Genel olarak ise dijital egemenlik talebinin daha fazla özerklik, seçim özgürlüğü, ortak karar alma süreçlerine katılım ve dijital altyapı üzerinde kontrol gibi unsurları içerdiği söylenebilir.
Fakat bu durumda ikinci soru kaçınılmazdır: Dijitalden ne kastedilmektedir? Görnemann’a (2024) göre dijital, üç katmanda ele alınabilir: fiziksel katman, kod katmanı ve veri katmanı. Fiziksel katman; hammaddeleri, temel ürünleri, bileşenleri, cihazları ve iletişim altyapısını içerir. Kod katmanı yazılım ve hizmetlerden oluşur. Veri katmanı ise veri akışlarını, veri işleme süreçlerini, veri güvenliğini, standartları ve protokolleri kapsar.
Günlük yaşamda kullandığımız hemen her dijital uygulama, bu üç katmanın bir kombinasyonuna dayanır. Örneğin bir e-posta göndermek için fiziksel katmanda yer alan çeşitli cihazlara ihtiyaç duyarız. E-posta içeriğini, kod katmanında yer alan yazılım bileşenleri üzerine kurulu bir kullanıcı arayüzü (Thunderbird, Outlook gibi) aracılığıyla oluştururuz. Bu arayüz, veri katmanında tanımlanmış standartlar ve protokoller kullanılarak mesajı farklı sunucular ve internet düğümleri üzerinden alıcıya iletir.
Dijital egemenlik, var ya da yok şeklinde ikili (binary) bir durum değildir. Aksine, bir aktörün bu katmanların her birinde ne ölçüde kendi kendine belirlenmiş ya da görece bağımsız bir şekilde hareket edebildiğiyle ilgilidir.
Her teknoloji katmanında aranan seçim ve tasarım özgürlüğü; araştırma ve geliştirmeden üretime, pazarlamadan işletmeye ve güvenli kullanıma kadar tüm hizmet zincirini kapsar. Bu nedenle bir aktörün tüm bu alanlarda “kendine yeterli”, yani tamamen bağımsız olması mümkün değildir. Her durumda belirli düzeylerde bağımlılık kaçınılmazdır.
Burada özellikle “aktör” terimini kullanmamın nedeni, dijital egemenlik tartışmalarında kimin egemenliğinin güçlendirilmesi gerektiği sorusunun net olmamasıdır. Bu tartışma; Almanya gibi ulus-devletleri, Avrupa Birliği gibi ulus-üstü yapıları ya da Küresel Güney gibi ülke gruplarını kapsayabileceği gibi, kamu sektörü, akademi, özel şirketler, sivil toplum ya da bireyler gibi farklı aktör türlerine de odaklanabilir.
Ancak dijital egemenlik tartışmalarının içerik bakımından yeni olmadığını da belirtmek gerekir. Egemenlik terimi dijital bağlamda ilk kez yaklaşık 30 yıl önce kullanılmaya başlandı. İlk dönem tartışmalarında anlam büyük ölçüde devlet teorisine dayanıyordu ve bu yaklaşımda devlet, egemenliğin temel aktörü olarak kabul ediliyordu.
Bu nedenle yazının devamında, kavramsal çerçeveyi netleştirmek amacıyla egemenlik tartışmasını ulus-devletler ve Avrupa Birliği gibi devlet düzeyindeki aktörlerle sınırlı tutulacağım.
Ayrıca internet bağlamında egemenlik tartışmalarının, küreselleşmenin gündemde olduğu bir dönemde ortaya çıktığını da dikkate almak gerekiyor. Bu çerçevede, son otuz yılda artan dijitalleşmeyle birlikte öne çıkan egemenlik tartışmaları, bugünü daha iyi anlamamıza yardımcı olacaktır.
Görnemann (2024), internet tarihindeki yedi temel gelişmeye işaret ederek egemenlik kavramının gündeme gelme biçimini ve dijital egemenliğin nasıl yorumlandığını değiştiren süreçleri ortaya koyuyor. Bu gelişmeler, bir yandan terimin zaman içinde neden giderek daha belirsiz hale geldiğini açıklarken, diğer yandan dijital altyapıların tüm değer zinciri boyunca farklı aktörlerin güç ve tasarım çıkarlarının çatıştığını ve bu çıkarların sürekli müzakere edilmesi gerektiğini gösteriyor.
1. Siber Uzay Egemenliği
İnsanlar yüzyıllardır egemenlikten bahseder. Egemenliğin içeriği zaman içinde değişmiş olsa da egemenliğin büyük ölçüde toprak kavramıyla bağlantılı olduğu varsayımı sabit kaldı.
Ancak 1990’larda gündeme gelen siber uzay egemenliği tartışmalarının temelinde, siber uzayın önceki insan faaliyet alanlarından köklü biçimde farklı, yeni bir alan olduğu yönünde bir anlatı yer alıyordu. Bu anlatıya göre siber uzay, mevcut yasal araçlarla düzenlenmesi ya da kontrol edilmesi zor, hatta imkânsız bir yapıya sahipti. Çünkü hukuk genellikle belirli bölgesel sınırlar içinde geçerliydi ve bu sınırların dışında ne uygulanabilir ne de meşru kabul ediliyordu.
Bu bakış açısına göre siber uzay, sınır ötesi yapısı, küresel ağları ve merkeziyetsiz örgütlenme biçimi nedeniyle bir istisna alanı oluşturur ve bu nedenle ayrı bir egemenlik biçimine ihtiyaç duyduğu ileri sürülür. Bu yaklaşımın en bilinen örneklerinden biri John Perry Barlow’un 1996’da yayımladığı “Siber Uzayın Bağımsızlık Bildirgesi”ydi:
Ey Sanayi Dünyasının Hükümetleri, ey yorgun et ve çelik devleri, ben Siber Uzaydan, Zihnin yeni yuvasından geliyorum. Gelecek adına, geçmiştekilerden rica ediyorum, bizi rahat bırakın. Aramızda hoş karşılanmıyorsunuz. Toplandığımız yerde egemenliğiniz yok.
Başlangıçta, interneti yönetmek esas olarak standartların ve veri protokollerinin geliştirilmesi gibi teknik kararlar almak anlamına gelmekteydi. Bu dönemde interneti yoğun olarak kullanan araştırma laboratuvarları, üniversiteler ve bilgisayar meraklıları; interneti bilginin dünyanın bir ucundan diğer ucuna özgürce ve açıkça taşınabileceği ve tüm insanların eşit erişime sahip olacağı bir yapı olarak tahayyül ediyordu. Özgürlük ve açıklık idealleri doğrultusunda, karar alma için çok paydaşlı yönetim modelleri ön plandaydı. Böylece sadece hükümetler değil, özel sektör, teknik topluluklar ve sivil toplum da internetin geleceği hakkında söz sahibi olabilecekti. Dönemin düşünsel ve teknik atmosferi göz önünde bulundurulduğunda, John Perry Barlow’un siber uzayın özgürlüğüne ilişkin iddiaları bugün aşırı iddialı görünse de o koşullar içinde anlaşılırdır.
Ancak 1990’ların sonlarına doğru internetin ticarileşmesi ve kullanıcı sayısının artmasıyla birlikte mevcut uygulamalar ve erişilebilen içerik hızla arttı. John Perry Barlow siber uzayı gerçek dünyadan farklı, ayrı bir alan olarak düşünse de, internetteki içerik ve uygulamaların yerel mevzuata uygunluğunu sağlamak giderek daha kritik bir sorun haline gelmişti.
Bu çerçevede internetin ulusal hukuk sistemleriyle uyumlu hale getirilmesi amacıyla devlet müdahalesi ve düzenlemesi, giderek daha fazla bir gereklilik olarak gündeme gelmeye başladı.
2. iPhone ve Özel Mülkiyetli Duvarlarla Çevrili Bahçeler
İnternet, uzun yıllar boyunca büyük ölçüde ticari kaygılardan uzak ve özgür bir gelişim hattı izledi. Bu ortam, başta Linux olmak üzere çeşitli özgür ve açık kaynak yazılımların ve bu yazılımlar etrafında örgütlenen toplulukların ortaya çıkmasını sağladı. İnternetin kullanıcıları, üretici-tüketici (prosumer) olarak, bu ekosistemi sürekli yeniden ürettiler.
Ancak Zittrain’in (2009) de belirttiği gibi, iPhone ile birlikte gelişen yeni iş modelleri, internet ekosisteminde önemli bir kırılmaya işaret ediyordu. Yeni modelde, donanım ve yazılım üzerinde daha kısıtlayıcı kontrol mekanizmaları öne çıkıyordu. Cihazlara hangi uygulamaların yükleneceği ve hangi yazılımların çalışabileceği büyük ölçüde platform sağlayıcıları tarafından belirlenir hale gelmişti. Yazılımların kaynak koduna müdahale olanağı ortadan kalkarken, mobil cihaz ekosistemlerinde güncelleme süreçleri de merkezi bir kontrol yapısına bağlanmıştı.
Bu yeni model kullanıcıya daha standart ve kontrollü bir deneyim sunsa da aynı zamanda onları ticari olarak tanımlanmış bir ekosistemin sınırları içine hapsetti. Böylece dijital öz-belirlenim hakkının zayıflamasıyla birlikte, kullanıcıların yaratıcı ve teknik özgürlük alanı da önemli ölçüde daraldı.
3. Platformların Gücü
ABD merkezli Büyük Teknoloji şirketleri (GAFAM: Google, Amazon, Facebook, Apple ve Microsoft) 2000’li yıllarda rakipsiz bir güç haline geldi. Zamanla daha fazla uygulama ve hizmeti kendi platformlarında topladılar. Sundukları altyapılar, yalnızca bireylerin günlük yaşamında değil, çok sayıda şirket ve kamu kurumunda da temel iletişim ve organizasyon araçları haline geldi. Bu şirketler, teknik altyapılar üzerindeki hâkimiyetleri sayesinde, platformlar içindeki sosyoekonomik süreçleri belirleyen ve fiilen düzenleyen aktörlere dönüştüler.
Platformlar, egemenlik tartışmalarını iki açıdan etkiledi. Birincisi, ABD hükümetinin bu platformları siyasi bir araç olarak kullanabilme kapasitesi, ABD dışındaki aktörler için yapısal bir risk oluşturuyordu. Nitekim 2019 yılında Çin ile yaşanan ticaret çatışması sırasında Google, ABD Ticaret Bakanlığı’nın yaptırımları kapsamında Huawei ile ticari ilişkilerini büyük ölçüde durdurmak zorunda kaldı. Bu durum, Huawei’nin Android ekosistemine ve buna bağlı Google Play, Gmail gibi hizmetlere erişimini ciddi biçimde kısıtladı.
İkinci olarak, platformların elinde biriken veri belirleyici bir güç kaynağı haline geldi. Platformların gücü büyük ölçüde kullanıcı davranışlarını öngörme ve bu davranışları yönlendirme kapasitesine dayanmaktadır. Platformların güçlenmesiyle kullanıcılar giderek daha şeffaf hale gelirken, platformların işleyişi daha kapalı ve hesap verebilirlikten uzak bir nitelik kazandı. Bu bilgi asimetrisi, kullanıcı davranışlarının yönlendirilmesi yoluyla güç asimetrisini de derinleştirdi. 2013–2015 yıllarında gerçekleşen ancak 2018’de kamuoyuna yansıyan Facebook–Cambridge Analytica skandalı, hedefli veri kullanımının seçim süreçlerini doğrudan etkileyebildiğini somut biçimde ortaya koydu.
4. Toplu Gözetim ve Siber Casusluk
Veri temelli iş modelleri, şirketler için kullanıcılar hakkında giderek daha fazla veri toplamayı ve bu veriler üzerinden daha ayrıntılı analizler üretmeyi teşvik eder. Ancak bu verilerden yararlanan yalnızca şirketler değildir. Polis ve istihbarat kurumları da bu bilgileri kendi operasyonel ve güvenlik amaçları doğrultusunda kullanabilmektedir. Bu bağlamda, eski NSA çalışanı Edward Snowden’ın 2013 yılında sızdırdığı belgeler, dijital gözetim pratiklerini küresel ölçekte görünür kıldı ve özellikle Avrupa’da dijital egemenlik tartışmalarının daha yoğun biçimde gündeme gelmesine katkıda bulundu.
Uluslararası hukukta egemenlik kavramı, devletlerin iç işlerine dış müdahalenin olmaması ilkesine dayanır. Bu çerçevede her devlet, kendi siyasi ve hukuki düzenini bağımsız biçimde belirleme hakkına sahiptir. Ancak sızdırılan belgeler, ABD’nin siyasi kurumları da kapsayan sistematik ve geniş kapsamlı gözetim programlarını gizli biçimde yürüttüğünü ortaya koyuyordu. Bu belgeler, istihbarat kurumlarının küresel ölçekte veri topladığını ve kişisel verilere kitlesel, ayrım gözetmeyen gözetim teknikleri aracılığıyla erişebildiğini gösteriyordu.
Belgeler, gizli servislerin endüstriyel casusluk faaliyetleri yürüttüğünü de ortaya koymaktaydı. Yabancı şirketler, Amerikan şirketlerine rekabet avantajı sağlamak amacıyla bu tür faaliyetlerin hedefi haline gelmişti. Bu yollarla elde edilen bilgiler sayesinde ABD şirketleri, Avrupalı rakiplerini patent başvurularında geride bırakabiliyor ya da ticari müzakerelerde avantaj elde edebiliyordu.
Ayrıca yalnızca Rusya ve Çin değil, Almanya ve Fransa da NSA’nın hedef aldığı ülkeler arasında yer alıyordu. Angela Merkel başta olmak üzere üst düzey politikacılar ve siyasi kurumların yıllarca sistematik biçimde dinlendiği ortaya çıkmıştı.
5. Tecrit ve İzolasyon
Görnemann (2024), Çin veya Rusya gibi otoriter devletlerin ağ tabanlı iletişimin gelişimini mevcut siyasi düzene yönelik bir tehdit olarak gördüğünü belirtiyor. Snowden’ın sızdırdığı belgeler hatırlandığında, sözkonusu ülkelerin bu kaygılarının tamamen temelsiz olduğunu söylemek de kolay değil. Çin, uzun süredir hiçbir ülkenin kendi iç işlerine karışmaması gerektiğini savunuyor ve kendisinin de benzer şekilde diğer devletlerin iç işlerine müdahale etmeyeceğini vurguluyor.
NSA sızıntılarına bir yanıt olarak Çin, 2015 yılında siber egemenliği dijital politika önlemlerinin hem hedefi hem de ilkesi haline getiren ilk ülkelerden biri oldu. Çin Devlet Başkanı Xi Jinping, 2015 Küresel İnternet Konferansı’ndaki açılış konuşmasında, her ülkenin devlet egemenliği ilkesi doğrultusunda interneti kendi kurallarıyla düzenleyebilmesi gerektiğini savundu. Xi’ye göre hiçbir ülke başka bir ülkenin siber egemenliğine müdahale etmemeli, dijital kanallar üzerinden iç işlerine karışmamalı ya da ulusal güvenliği zayıflatabilecek siber faaliyetleri desteklememeliydi.
Bununla birlikte, Çin’in dijital egemenlik yaklaşımı yalnızca güvenlik kaygılarıyla sınırlı değildi. Siber tehditler ve ekonomik casusluk karşısında korunma önemli bir başlık olsa da, bu yaklaşım aynı zamanda Çinli şirketleri dış rekabete karşı güçlendirmeyi ve yerel dijital ekonomiyi desteklemeyi de içeriyordu.
Rusya’da da benzer bir çizgi görmek mümkün. Rusya, dijital egemenliği daha çok dijital alan üzerinde devlet kontrolünün artırılması ve özellikle ülke sınırları içindeki veri trafiğinin denetlenmesi olarak ele alıyor.
Bu stratejilerin önemli bir bileşeni, verilerin yalnızca ulusal sınırlar ve yasal yetki alanları içinde depolanması, aktarılması ve işlenmesini öngören veri egemenliği anlayışıdır. Bunun için internetin temel teknik altyapıları üzerinde kontrol sahibi olmak ya da bu altyapıları ulusal sınırlar içinde konumlandırmak gerekir. Teknik olarak bu yaklaşım; ulusal veri altyapıları, yerel veri merkezleri, ulusal yönlendirme sistemleri, ulusal e-posta hizmetleri ve ulusal internet omurga altyapısı gibi bileşenlerle hayata geçirilir. Öte yandan bu tür yapılar aynı zamanda nüfusun gözetimi ve bilgiye erişimin kontrolü (sansür) için de kullanılabilir.
NSA skandalının ardından Avrupa ülkelerinde de teknik izolasyona yönelik bazı argümanlar gündeme geldi. Ancak bu yaklaşım kısa sürede büyük ölçüde terk edildi. Bunun temel nedenleri, küresel veri trafiğinin yoğun biçimde birbirine bağlı olması, beklenen faydaların sınırlı kalması ve “parçalanmış internet” (coğrafi ve ticari sınırlar boyunca birbirinden kopuk ağlara ayrılmış bir internet) riskinin yüksek görülmesiydi. Buna rağmen, Avrupa’daki dijital egemenlik tartışmalarında benzer yaklaşımlar zaman zaman yeniden ortaya çıkmaya devam etti (örneğin Gaia-X girişimi).
6. Jeoekonomik Bağımlılıklar
Özellikle AB düzeyinde dijital egemenlik tartışmaları çoğu zaman ekonomik bağımlılıklardan kurtulma meselesi etrafında şekilleniyor. Dijital endüstri, diğer birçok sektöre kıyasla çok daha yoğun bağımlılık ilişkileriyle karakterize ediliyor. Temel bileşenlere veya hizmetlere hâkim olan aktörler diğer ülkeler üzerinde baskı kurma olanağına sahip olurken, belirli tedarikçilere ya da ülkelere bağımlı olanlar daha kırılgan bir konuma gelebiliyor.
Bu tür ekonomik bağımlılıklar, son yıllardaki dijital egemenlik tartışmalarının merkezinde yer alıyor. Bu bağlamda dijital egemenlik, kaynaklara erişimi güvence altına almak, seçenekleri artırmak ve ekonomik rekabet gücünü güçlendirmek amacıyla yurtdışından gelen dijital teknolojilere, bileşenlere ve fikri mülkiyete olan bağımlılığı azaltma çabası olarak anlaşılabilir.
Mikroçipler, yarı iletkenlere dayalı elektronik bileşenler olarak dijital altyapıların en önemli parçalarından biridir. Akıllı telefonlardan bilgisayarlara, otomobillerden tıbbi cihazlara ve savunma sistemlerine kadar çok geniş bir cihaz yelpazesinin temelinde yer alırlar.
Yarı iletken endüstrisi ise yoğun uzmanlaşma ve güçlü karşılıklı bağımlılıklarla öne çıkar. Mikroelektronikteki gelişmeler, üretim zincirinin tasarım, üretim, test ve montaj gibi farklı aşamalarının farklı aktörler tarafından üstlenilmesi sayesinde mümkün olmuştur. Örneğin AMD, Broadcom ve Qualcomm tasarım ve mimari gibi alanlara odaklanırken, üretim büyük ölçüde Tayvan merkezli TSMC gibi şirketler tarafından gerçekleştirilir.
Bu yapı, küresel ölçekte dağılmış ve oldukça karmaşık tedarik zincirlerine dayanır. Süreç boyunca binlerce adım zaman içinde birbirine bağlanmış ve yüksek düzeyde uzmanlaşmıştır. Bu nedenle bugün hiçbir ülke mikroçip üretiminde tek başına tam anlamıyla kendi kendine yeterli değildir.
Bununla birlikte, bu küresel yapı bazı kırılganlıklar da içerir. Zincirin herhangi bir halkasında yaşanacak bir aksama birçok sektörü doğrudan etkileyebilir. Ayrıca Covid-19 pandemisi sırasında olduğu gibi, beklenmedik talep artışları ve arz kesintileri de sistemi zorlayabilir. Üretim kapasitesini ulusal düzeyde yeniden kurmak ise hem uzun zaman hem de yüksek maliyet gerektirir. Bu seçenek ekonomik açıdan çoğu zaman verimsiz görünse de, yarı iletken endüstrisinde piyasa temelli mantıkların giderek yerini stratejik ve jeopolitik kaygılara bırakması, konunun dijital egemenlik tartışmalarında daha sık gündeme gelmesine yol açtı.
Yarı iletkenler birçok endüstri için kritik öneme sahip. Özellikle yabancı kaynaklı mikroçiplere olan bağımlılık, hükümetleri çeşitli açılardan daha kırılgan hale getiriyor. Bu bağımlılığı azaltma çabaları da giderek dijital egemenliğe giden yolların biri olarak değerlendiriliyor.
7. Siber Saldırılar ve Hibrit Tehditler
Dijital egemenliğin önemli bileşenlerinden biri de siber güvenliktir. Dijital altyapılar sabotaja karşı savunmasızdır ve hem ekonomik çıkar güden hem de siyasi motivasyon taşıyan aktörlerin hedefi haline gelebilir. Siber saldırılar özellikle devlet kurumlarını ve çoğu zaman daha sınırlı güvenlik kapasitesine sahip küçük ve orta ölçekli işletmeleri daha sık etkiler.
Günümüzde en yaygın saldırı türlerinden biri fidye yazılımlarıdır. Fidye yazılımı saldırısı, dijital bir şantaj biçimi olarak düşünülebilir. Saldırganlar, sistemlere sızmak ve verileri şifrelemek için güvenlik açıklarından yararlanır. Verilere yeniden erişmenin tek yolu çoğu zaman fidye ödenmesidir. Bu tür saldırılar sağlık sistemleri veya tedarik zincirleri gibi kritik altyapıları da hedef alabilir.
Siber saldırıların yanında dijital egemenlik tartışmalarında hibrit tehditler de önemli bir yer tutar. Bu tehditler, demokratik süreçleri zayıflatabilen ve toplumsal gerilim yaratabilen kasıtlı dezenformasyon ve propaganda faaliyetlerini kapsar. Şirketler kâr amacıyla kullanıcı davranışlarını yönlendirebildiği gibi, farklı aktörler de kamuoyunu etkilemek için dezenformasyon faaliyetleri yürütebilir. Her iki durumda da dijital altyapılar, bireysel ya da kolektif davranışları etkilemek amacıyla kullanılabilmektedir.
Kısacası hem siber tehditler hem de hibrit tehditler dijital egemenlik tartışmalarının merkezinde yer almaktadır.
Yapay Zekâ Egemenliği
Son zamanlarda az sayıda firmaya ve belirli ülkelere olan bağımlılığın artmasıyla birlikte, hükümetler yapay zekâ altyapısının, verilerinin ve modellerinin stratejik önemini daha fazla fark etmeye başladı. Bu gelişmeyle birlikte dijital egemenlik, veri egemenliği ve teknolojik egemenlik gibi terimlerin yanına yeni bir terim daha eklendi: yapay zekâ egemenliği.
Dijital egemenlikten yapay zekâ egemenliğine doğru yaşanan bu kayma, çevrimiçi içerik ve veri akışlarını yönetme odağından, yapay zekâ ekosisteminin farklı katmanlarındaki bağımlılıkları yönetmeye doğru bir geçişi de ifade ediyor. Nisan ayında yayımlanan Yapay Zekâ İndeksi raporunda da yapay zekâ egemenliğinin önemine dikkat çekiliyor. Rapor yapay zekâ egemenliğini, bir devletin, kendi yetki alanı içinde ve bazı durumlarda standartlar, ticaret ve düzenlemeler yoluyla bu sınırların ötesinde, yapay zekâ sistemlerinin geliştirilmesi, kullanıma sunulması ve yönetişimi konusunda bilinçli bir şekilde hareket etme ve bağımsız kararlar alma yeteneği olarak tanımlıyor (Stanford Institute for Human-Centered Artificial Intelligence [Stanford HAI], 2026).
Gerek dijital egemenlik gerekse yapay zekâ egemenliği tartışmalarında çoğunlukla üç aktör öne çıkıyor: ABD, Çin ve AB. Bu üçü de küresel pazardaki konumlarını güçlendirmeye ve yarı iletkenler ile bulut altyapısı gibi kritik girdilerdeki kırılganlıklarını azaltmaya çalışırken, orta gelir grubu ülkeler ve Küresel Güney bu süper güçler arasında hareket alanı bulmaya çalışıyor.
Bu aktörlerin egemenlik odaklı politika gerekçeleri, birbiriyle örtüşen dört temel kaygı etrafında şekilleniyor (Tanner vd., 2026).
Ulusal Güvenlik Ve Dayanıklılık
Ülkeler açısından kritik dijital altyapılar üzerindeki kontrol, ulusal güvenlik için giderek daha önemli hale geliyor. Hükümetler, sistemlerini yabancı müdahalelere, gözetim faaliyetlerine veya kötü niyetli etkilere karşı korumaya çalışıyor. Belirli teknolojilerin ihracatına getirilen kısıtlamalar ise temel teknolojilerden kopmanın yaratabileceği riskleri görünür kılarak ülkeleri daha fazla stratejik özerklik geliştirmeye yönlendiriyor.
Bunun yanında veri egemenliği de giderek daha fazla önem kazanıyor. Örneğin, askeri veri analizi için yabancı bir şirketin yapay zekâ bulut altyapısının kullanılması, istihbarat sızıntısı veya uzaktan müdahale gibi risklere dair endişeleri beraberinde getirebiliyor. Bu nedenle devletler, savunma ve kritik altyapı alanlarında, potansiyel olarak dışa bağımlı veya dışarıdan kontrol edilebilecek sistemler yerine kendi yapay zekâ çözümlerini geliştirmeyi tercih ediyor.
Yapay zekâ aynı zamanda elektrik şebekelerinin yönetimi veya acil durum müdahaleleri gibi kritik alanlarda da kullanılabiliyor. Ancak devletler, bu tür hayati işlevler için başka ülkelerin teknolojilerine bağımlı olma konusunda giderek daha temkinli davranıyor.
Ekonomik Rekabet Gücü Ve Sanayi Politikası
Üretken yapay zekâ, ekonomik büyümeyi tetikleyebilecek genel amaçlı bir teknoloji olarak kabul ediliyor. Bu nedenle devletler, bu alanda dünyanın önde gelen şirketlerinin büyük bölümüne ev sahipliği yapan ABD’ye olan bağımlılıklarını azaltmanın yollarını arıyor. Son dönemde ABD’nin ihracat kontrollerini genişletmesi, gümrük vergilerini bir politika aracı olarak kullanması ve bazı müttefik ve ticaret ortaklarına yönelik baskıcı tutumları, yapay zekâ altyapısına duyulan güven konusunda belirsizlikleri artırmış durumda.
Buna paralel olarak ülkeler, yabancı yapay zekâ ürünlerinin yalnızca tüketicisi konumuna düşmekten ve yüksek katma değerli sektörleri başka ülkelere kaptırmaktan da endişe ediyor. Bu nedenle ulusal yapay zekâ politikaları çoğunlukla, bu teknolojinin yarattığı ekonomik değerden daha büyük bir pay elde etmeyi hedefliyor. Söz konusu politikalar; yerel yetenekleri desteklemeyi, ulusal inovasyon ekosistemleri kurmayı ve sanayinin rekabet gücünü korumayı amaçlıyor.
Kültürel, Dilsel Ve Normatif Değerler
Yapay zekâ sistemleri görünüşte küresel veri kümeleriyle eğitiliyor. Fakat bu veriler büyük ölçüde Batı kaynaklarına ve İngilizceye dayanıyor. Bu durum, yerel dilleri, kültürleri ve hukuki ilkeleri yeterince yansıtmayan bir “yapay zekâ tek-kültürcülüğü”nün ortaya çıkabileceğine dair kaygıları beraberinde getiriyor. Egemen yapay zekâ girişimleri ise bu riski azaltmak için ulusal veya bölgesel değerlerle daha uyumlu modeller geliştirmeye çalışıyor.
Örneğin Singapur’un SEA-LION projesi, mevcut modellerde görülen “Amerika’nın Batı Kıyısı önyargısını” azaltmayı hedefliyor. Tayvan’ın TAIDE girişimi ise hem yerel kültürel temsili güçlendirmeyi hem de Tayvanlı politika yapıcıların farklı değer setlerine dayandığını düşündüğü Çin kaynaklı modellere karşı bir denge oluşturmayı amaçlıyor.
Bu tür girişimlerin arkasında veri koruması, kamu güveninin güçlendirilmesi ve dijital hakların daha iyi korunması gibi farklı motivasyonlar da bulunuyor.
Uluslararası Yönetişim Tartışmaları
Bazı ülkeler, uluslararası yapay zekâ yönetişim tartışmalarında söz sahibi olabilmek amacıyla ulusal stratejiler geliştiriyor ve yerli kapasitelerini güçlendirmeye çalışıyor. Bu ülkeler, gelişmiş bir yapay zekâ endüstrisine sahip olmanın uluslararası platformlardaki temsil güçlerini artıracağını düşünüyor.
Bu yaklaşım, özellikle standartlar, değerlendirme normları ve hesaplama kaynakları ile modellere erişim koşulları üzerinde etki kurmak isteyen orta ölçekli güçler arasında öne çıkıyor. Bu ülkeler, yalnızca yapay zekâ tüketicisi olmakla yetinmeyip aynı zamanda üretici olarak da daha fazla küresel görünürlük kazanmayı hedefliyor.
Bu açıdan bakıldığında, egemen yapay zekâ yalnızca erişim ya da dayanıklılık meselesi değil; aynı zamanda standartların, pazarların ve normların şekillendiği küresel yapay zekâ ortamında stratejik bir konum edinme meselesidir. Bu ortamda söz sahibi olabilmek ise büyük ölçüde sistemin kurucu aktörleri arasında yer almaktan geçiyor.
Yapay zekâ Egemenliğinin Bileşenleri
Stanford HAI (2026), yapay zekâ egemenliğini beş başlık altında ele alıyor: altyapı, veri, model, uygulama ve yetenek egemenliği.
Altyapı egemenliği, yerli bilgi işlem kapasitesine sahip olma ve buna bağlı olarak yabancı sağlayıcılara bağımlılığı azaltma yeteneğiyle ilgilidir. Aynı zamanda uluslararası yargı yetkisine maruz kalmayı sınırlamak ve ihracat kontrolleri, jeopolitik gerilimler veya tedarik zinciri aksamaları gibi durumlarda erişim sürekliliğini sağlamak da bu başlık kapsamında değerlendirilebilir. Devlet destekli süper bilgisayar altyapılarının ölçeği, gelişmiş çiplere ve bulut kapasitesine erişim ile bu kaynakların kullanımını düzenleyen yönetişim mekanizmaları, altyapı egemenliğinin başlıca göstergeleri arasında sayılıyor. Ayrıca raporda, dünya genelinde devlet destekli hesaplama kapasitesindeki artışa dikkat çekiliyor.
Veri egemenliği, verilerin nasıl toplandığı, saklandığı, işlendiği ve aktarıldığı üzerinde kimlerin söz sahibi olduğunu ifade eder. Bu çerçevede veri yerelleştirme politikaları (belirli veri türlerinin ulusal sınırlar içinde tutulması veya sınır ötesi veri akışlarının sınırlandırılması) yaygın bir strateji olarak öne çıkıyor. Yapay zekâ sistemlerinin giderek daha geniş ve çeşitli veri kümelerine bağımlı hale gelmesi, veri egemenliğini bu tartışmanın merkezine taşıyor.
Model egemenliği, bir ülkenin yapay zekâ modellerini geliştirme, uyarlama ve uygulama kapasitesiyle ilgilidir. Günümüzde ileri düzey model geliştirme faaliyetleri büyük ölçüde ABD ve Çin gibi sınırlı sayıda merkezde yoğunlaşmış durumda. Bununla birlikte, açık kaynaklı araçların yaygınlaşması diğer ülkeler için giriş engellerini azaltıyor ve daha fazla aktörün kendi modellerini geliştirmesine olanak tanıyor.
Uygulama egemenliği, yapay zekâ sistemlerinin kamu ve özel sektörde nasıl kullanıldığı üzerindeki kapasite, yetki ve kontrolü ifade eder. Sağlık, finans ve savunma gibi alanlardaki sektörel düzenlemeler, yerel tedarik politikaları ve yapay zekânın giderek daha fazla entegre olduğu Dijital Kamu Altyapısı (DPI) bu kapsamda değerlendirilmektedir. Buradaki temel nokta, bir ülkenin kurumlarının ve vatandaşlarının etkileşimde bulunduğu yapay zekâ sistemlerini ne ölçüde şekillendirebildiğidir.
Yetenek egemenliği ise yapay zekâ sistemlerini geliştirecek, işletecek ve yönetecek insan kaynağını yetiştirme ve elde tutma kapasitesiyle ilgilidir. Bu kavram, hem mevcut işgücünün niteliğini hem de ülkelerin yapay zekâ alanındaki yetenekleri çekme, elde tutma ve kaybetme düzeyini kapsar.
Yapay Zekâ Yığını ve Katmanları
Tanner vd. (2026) ise yapay zekâ yığınını 11 katman üzerinden ele alıyor ve devletlerin yapay zekâ egemenliğini bu katmanların her birindeki konumları üzerinden tartışıyor. Stanford HAI (2026)’dan farklı olarak, dijital altyapının hayata geçirilmesi için gerekli fiziksel girdilere ayrı bir ağırlık veriyorlar. Diğer katmanlar ise önceki bölümde ele alınan egemenlik türlerini daha somut bir düzeyde tartışma olanağı sunuyor.
İlk üç katman fiziksel girdilerden oluşuyor: kritik mineraller, enerji ve su.
Kritik minerallerin işlenmesi ve rafine edilmesi büyük ölçüde Çin’de yoğunlaşmış durumda. Bu durum, ihracat kontrollerine, fiyat dalgalanmalarına ve jeopolitik baskılara açık bir yapı ortaya çıkarıyor. Bu alanda yaşanabilecek aksaklıklar, gelişmiş çip üretimini ve donanım tedarikini doğrudan etkiliyor.
Yapay zekâ altyapısı aynı zamanda büyük ölçekte güvenilir ve düşük maliyetli enerjiye ihtiyaç duyuyor. İzin süreçlerindeki gecikmeler, şebeke kapasitesindeki sınırlamalar ve yerel direnişler, mevcut merkezlerde genişlemeyi zorlaştırırken yeni gelişen bölgelerde farklı türden jeopolitik bağımlılıkların ortaya çıkmasına yol açabiliyor.
Su da veri merkezlerinin konumlanması, soğutma ihtiyaçları ve genişleme kapasitesi açısından belirleyici bir unsur. Ancak enerji kullanımında olduğu gibi su tüketimi de çevresel etkiler yaratıyor. Özellikle su yoğun soğutma sistemleri, veri merkezlerinin yer seçimini sınırlandırırken, su kıtlığı yaşayan bölgelerde çevresel ve toplumsal tepkileri beraberinde getiriyor.
Diğer üç katman ise, dijital altyapı başlığı altında ele alınıyor.
Hesaplama donanımı katmanında, gelişmiş litografi başta olmak üzere ileri üretim teknolojilerinde ve yüksek bant genişlikli bellek üretiminde belirli firmalara ve ülkelere duyulan bağımlılık yapısal darboğazlar yaratıyor. Uzun teslim süreleri ve ihracat kontrolleriyle birleşen bu tablo, sistemik tedarik riskini derinleştiriyor.
Bulut ve veri merkezi katmanında ise tedarikçi bağımlılığı, fiyatlandırma baskısı ve veri egemenliğine ilişkin hukuki belirsizlikler öne çıkan riskler arasında. Bulut sağlayıcılarına özgü entegre geliştirme ortamları, başka bulut platformlarına geçiş maliyetlerini yükselterek mevcut bağımlılıkları pekiştiriyor.
Ağ katmanında denizaltı kablolarının fiziksel kırılganlığı (örneğin, 2024’teki Kızıldeniz kesintileri), ağ ekipmanı pazarındaki tedarikçi yoğunlaşması ve telekomünikasyon altyapısı üzerindeki jeopolitik rekabet belirleyici etkenler olarak öne çıkıyor.
Dijital altyapının üzerinde yapay zekâ modellerinin ve yeteneklerinin yer aldığı katmanlar bulunmaktadır: yazılım çerçeveleri ve teknik standartlar, veri varlığı, modeller ve eğitim kapasitesi.
Yazılım çerçevelerindeki ekosistem hâkimiyeti yol (path) bağımlılığı yaratabiliyor. Donanım ile yazılım arasındaki sıkı entegrasyon geçiş maliyetlerini artırırken, büyük teknoloji şirketleri standart belirleme süreçlerini de önemli ölçüde yönlendirebiliyor.
Veri varlığı katmanında büyük platformların özel veri kontrolü ve eğitim verilerinin yeniden kullanımına ilişkin hukuki belirsizlikler belirleyici risk alanları oluşturuyor. Veri yerelleştirme gereklilikleri veri erişimini parçalı hale getirirken, ölçek avantajları dijital olarak aktif geniş nüfuslara sahip ülkeleri görece güçlü bir konuma taşıyor.
Model geliştirme ve eğitim kapasitesi az sayıda şirket ve ülkede yoğunlaşmış durumda. Yüksek hesaplama maliyetleri ve veri erişimindeki asimetri bu yoğunlaşmayı pekiştirirken, bağımsız model denetimi ve güvenlik değerlendirmesine yönelik altyapılar henüz yeterince gelişmiş değil.
Son iki katman, yapay zekâ yığınının diğer tüm katmanlarına nüfuz eden bir nitelik taşıyor.
Bunlardan ilki yetenek ve araştırma katmanı. İleri araştırma ve mühendislik yetenekleri az sayıda şirket ve kurumda yoğunlaşmış. Ücret seviyeleri ve hesaplama kaynaklarına erişimdeki farklılıklar, bu alanda yetenek yoğunlaşmasını daha da artırıyor.
Diğer katman ise düzenleyici (regülasyon) çerçeveleridir. Devletlerin regülasyona yaklaşımları arasında belirgin farklılıklar bulunuyor. ABD’nin yaklaşımı daha çok sektörel düzenlemeler ve gönüllü çerçeveler üzerine kuruluyken, AB risk temelli bir düzenleme anlayışına sahip. Çin ise daha çok algoritmaların ve içeriklerin doğrudan düzenlenmesine odaklanıyor.
Bu farklı yaklaşımlar, küresel ölçekte düzenleyici karmaşıklığı artırıyor ve parçalı bir yapı ortaya çıkarıyor. Regülasyonlara uyum yükümlülükleri büyük ölçekli şirketlere avantaj yaratabiliyor. Ayrıca ilk ortaya çıkan düzenleyici modeller zamanla fiili standartlara dönüşebiliyor.
Ne Yapmalı?
Devletlerin yapay zekâ egemenliği politikaları, önceki bölümde ele alınan 11 katmandaki kapasitelerine ve bu katmanlarda karşı karşıya oldukları risklere göre farklılaşmaktadır. Bu bağlamda Tanner vd. (2026), devletleri dört gruba ayırıyor.
Birinci grup, ABD, AB ve Çin’in yer aldığı “yapay zekâ liderleri”. Bu grup, yapay zekâya en yüksek yatırımı yapan ülkelerden oluşuyor ve tamamen entegre olmasa da en gelişmiş yapay zekâ sistemlerine sahipler.
İkinci grup, Hindistan, Japonya ve Birleşik Krallık gibi “eşgüdümlü yığın oluşturucular”dan oluşuyor. Bu ülkeler, yapay zekâ yığınının farklı kritik katmanlarında (örneğin tedarik zincirlerinde belirli konumlar, güçlü yerel yetenek havuzları, yüksek yatırım kapasitesi veya stratejik önceliklendirme yoluyla) görece güçlüler. Ancak birinci gruptan farklı olarak, yığının tamamında aynı düzeyde kapasiteye sahip değiller.
Üçüncü grup, “stratejik katman uzmanları”. Kanada, Almanya, Singapur ve Güney Kore gibi ülkeler bu gruba örnek verilebilir. Bu ülkeler yapay zekâ yığınının belirli katmanlarında güçlü olsalar da kritik girdiler olan mineraller, çipler, veri, yetenek ve işlem gücü açısından büyük ölçüde dışa bağımlılar.
Dördüncü grup ise yapay zekâ kullanımına yeni başlayan ve küresel değer zincirine katkısı sınırlı görülen ülkeler. Ancak artan nüfusları ve yapay zekânın yaygınlaşmasıyla birlikte, bu ülkelerin gelecekte daha önemli bir rol üstlenme potansiyeli bulunuyor.
Dolayısıyla yapay zekâ egemenliği tartışılırken, öncelikle mevcut durumun doğru biçimde değerlendirilmesi gerekiyor. Ancak bundan da önemlisi, bu değerlendirmenin egemenlik politikalarının yalnızca ABD ve Çin’e göre değil, AB gibi diğer küresel aktörlere göre de farklılaşması gerektiğini dikkate almasıdır.
Tanner vd. (2026), yapay zekâ egemenliği tartışmalarında iki temel stratejiye işaret ediyor. Bunlardan ilki, Hindistan’ın Dijital Kamu Altyapısı (DKA) yaklaşımıdır. İkinci seçenek ise ülkelerin iş birliğine giderek ABD ve Çin merkezli yapay zekâ sistemlerine alternatif üçüncü bir yol geliştirmesidir.
Hindistan
Hindistan’ın DKA modelinin geliştirilmesi çeşitli tartışma ve eleştirilere yol açmış olsa da, bir milyardan fazla kişiyi kapsamasıyla dikkat çekiyor. Bu yönüyle model, özellikle Brezilya, Singapur, Birleşik Arap Emirlikleri, Nijerya, Kenya ve AB gibi aktörler için kendi dijital altyapılarını kurarken ilham veren bir örnek haline gelmiş durumda.
Uygulamada Hindistan’ın DKA stratejisi, büyük ölçüde ABD merkezli bulut altyapısı üzerine inşa ediliyor. AWS, Google Cloud ve Microsoft Azure gibi sağlayıcılar bu yapının ana omurgasını oluştururken, yerli ESDS daha sınırlı bir rol oynuyor.
Donanım tarafında ise Hindistan, Nvidia GPU’larının yanı sıra Google’ın TPU çipleri ile Cerebras ve SambaNova gibi özel yapay zekâ hızlandırıcılarını da kullanmayı değerlendiriyor. Model katmanında ise Çinli DeepSeek’in açık kaynak çözümleri gündemde.
Genel tabloya bakıldığında Hindistan hâlâ büyük ölçüde ABD’ye bağımlı. Ancak farklı tedarikçilere yönelerek riski dağıtmaya çalışan bir strateji izliyor.
Hindistan son yıllarda küresel yapay zekâ yönetişiminde görünürlüğünü belirgin biçimde artırarak diplomatik bir başarı da elde etti. 2019’dan bu yana G7’ye davetli gözlemci olarak katılımı, Yapay Zekâ Küresel Ortaklığı (GPAI) başkanlığını üstlenmesi ve bakanlar toplantısına ev sahipliği yapması bu sürecin önemli adımları arasında yer alıyor.
G20 başkanlığı döneminde DKA modelini uluslararası gündeme taşıması da bu etkiyi güçlendirdi. Daha yakın dönemde ise Yapay Zekâ Eylem Zirvesi’ne (https://en.wikipedia.org/wiki/AI_Impact_Summit_2026) ev sahipliği yapan ilk gelişmekte olan ülke olarak, hem küresel tartışmayı yönlendirme hem de DKA yaklaşımını daha geniş ölçekte teşvik etme rolünü ileri bir seviyeye taşıdı.
Üçüncü Yol
Bir diğer seçenek ise, her bir ortağın yapay zekâ yığınının farklı katmanlarına katkıda bulunduğu küresel bir DKA’nın iş birliği içinde geliştirilmesidir. Bu stratejide bazı unsurlar hâlâ belirli ölçüde bağımlılık içerse de, ABD ve Çin merkezli yapılardan farklı olarak karşılıklı bağımlılığa dayalı üçüncü bir yapay zekâ yığını oluşturulması hedeflenir.
Bu altyapı tek bir ülke tarafından değil, ülkelerden oluşan bir konsorsiyum tarafından geliştirileceği için klasik anlamda “egemen” bir yapıdan ziyade, karşılıklı bağımlılığın ortaklaştırıldığı ve böylece tek başına elde edilemeyecek daha yüksek bir kolektif kapasiteye ulaşmayı amaçlayan bir yaklaşım olarak değerlendirilebilir.
Ülkeler, yapay zekâ yığınının farklı katmanlarında derinleşmiş uzmanlıklara sahiptir: Kanada ve Avustralya kritik minerallerde, Brezilya yenilenebilir enerjide, Afrika veri kürasyonu ve veri işleme alanlarında, Birleşik Krallık çip tasarımında, Hollanda çip üretim ekipmanlarında, Tayvan çip üretiminde, Japonya ve Güney Kore yüksek bant genişlikli bellek teknolojilerinde, Fransa ve İtalya ise hesaplama altyapısında öne çıkmaktadır. Bunun yanında her ülke sağlık, madencilik, tarım, ulaşım ve imalat gibi alanlarda kendine özgü büyük veri havuzlarına sahiptir.
Göreli karşılaştırmalı avantajlara dayanarak ve stratejik ittifaklar kurarak, bu ülkeler karşılıklı bağımlılığı bir kırılganlık yerine bir iş birliği aracı haline getirebilir. Böylece hem yenilik ve rekabet teşvik edilir hem de her ülke kendi güçlü olduğu alan üzerinden egemenlik kapasitesini artırabilir.
Ayrıca bu tür bir iş birliği, yalnızca teknoloji paylaşımını değil; aynı zamanda gerekli finansal yatırımların, toplam talebin ve yapay zekâ modelleri için hazır bir pazarın da bir araya gelmesini mümkün kılar.
Tanner vd. (2026), her iki stratejinin de hem güçlü hem de zayıf yönleri olduğunu vurguluyor. DKA yaklaşımı, bulut bilişim gibi temel hizmetleri sunan yabancı sağlayıcılar üzerinden yerelleştirilmiş yapay zekâ uygulamalarının hızlı biçimde geliştirilip devreye alınmasına olanak tanıyan bir süreklilik sağlar. Zaman içinde, yerli aktörler de dahil olmak üzere tedarikçilerin çeşitlendirilmesiyle bağımlılıkların azaltılması mümkün olabilir. Bununla birlikte bu yaklaşımın temel riski, sürekli yenilik yapan ve ölçeklenen yabancı sağlayıcıları daha da güçlendirerek yerli alternatiflerin gelişimini zorlaştırmasıdır.
Üçüncü yapay zekâ yığını stratejisi ise, her katılımcının kendi karşılaştırmalı üstünlüğüne odaklandığı ve kolektif koordinasyona dayalı bir egemenlik modeline işaret eder. Bu yaklaşım, diplomatik ve teknolojik ittifaklar üzerinden maliyetleri düşürmeyi ve ABD ile Çin merkezli yapay zekâ yığınlarına bir alternatif oluşturmayı hedefler. Bu durum inovasyon ve rekabeti teşvik edebilirken, özellikle yüksek jeopolitik gerilim ortamında bu tür ittifakların kurulması ve sürdürülmesinin siyasi ve lojistik açıdan zorlayıcı olabileceği de açıktır.
Tanner vd.’nin (2026) önerisi ise bu iki yaklaşımın birlikte ele alınmasıdır. Ülkeler, başlangıçta yapay zekânın kullanımında belirli bir özerklik sağlayan DKA ve uygulama odaklı bir yaklaşım benimseyebilir. Zamanla ise, karşılaştırmalı olarak güçlü oldukları yığın katmanlarında bağımlılıkları azaltarak, daha yüksek düzeyde özerklik sağlayabilecek ortak bir üçüncü yığına katkıda bulunabilirler.
Ama öncelikle, yapay zekâ egemenliği gibi bir hedefi olan politika yapıcıların Tanner vd.’nin (2026) tartıştığı 11 katmanı tek tek analiz ederek buna göre bir strateji geliştirmesi gerekiyor. Her bir katman için aşağıdaki dört sorunun yanıtlanması büyük önem taşıyor:
1. Sistem kritikliği: Bu katman bozulduğunda veya kısıtlandığında, yapay zekâ yığınının geri kalanı için bağlayıcı bir darboğaz oluşturur mu?
2. Kısa vadeli politika uygulanabilirliği: Bir hükümet, gerçekçi bir politika zaman ufku içinde (örneğin 3–5 yıl) bu katmandaki stratejik konumunu anlamlı biçimde iyileştirebilir mi?
3. Piyasa yapısı ve ikame edilebilirlik: Bu katman gerçek anlamda alternatif tedarikçiler veya mimariler sunuyor mu, yoksa tek bir firma ya da belirli bir yargı alanının hâkimiyetiyle mi karakterize ediliyor?
4. Bağımlılık altında risk yönetimi: Bağımlılığın kaçınılmaz olduğu durumlarda, yönetim mekanizmaları, çeşitlendirme stratejileri veya teknik ve mimari tasarım tercihleri yoluyla riskler azaltılabilir mi?
Kaynaklar
Görnemann, E. (2024). Digital Sovereignty. Weizenbaum Institute.
Stanford Institute for Human-Centered AI. (2026). Artificial Intelligence Index Report 2026. Stanford University. https://hai.stanford.edu/ai-index/2026-ai-index-report
Tanner, B., Kerry, C. F., Wyckoff, A. W., Kyosovska, N., Renda, A., & Tabassi, E. (2026, February 17). Is AI sovereignty possible? Balancing autonomy and interdependence. Brookings Institution. https://www.brookings.edu/articles/is-ai-sovereignty-possible-balancing-autonomy-and-interdependence
Zittrain, J. (2009). The future of the internet: and how to stop it. Penguin UK.