Çöpe Atılan Bilgisayarlar

Görevimiz Tehlike’de “bu disk beş saniye içinde kendi kendini yok edecektir.” mesajından sonra Jim arkasını dönüp giderken bilgisayardan dumanlar yükselmeye başlar. Artık kimse diskin içeriğine erişemeyecektir. Böyle bir disk imha teknolojisinin gerçekte var olup olmadığını bilmiyorduk. Henüz yokmuş.

BBC’nin 2014 yılındaki bir haberine göre Görevimiz Tehlike’nin bu etkileyici teknolojisinin hayata geçirilmesi için ABD Ordusu, IBM’e 3,5 milyon dolarlık yatırım yapmış. IBM’in üzerinde çalıştığı bir teknolojiyle bu çipler radyo frekansları sayesinde pudra kıvamına getirilebilecek. Böylece ABD gizli bilgilerin savaş alanında düşmanlarının eline geçmesini engelleyebilecek (http://www.bbc.co.uk/turkce/haberler/2014/02/140211_abd_imha_cipleri).

Ama bizim zaten yıllardır kendi kendini imha eden elektronik cihazlarımız var. Görevimiz Tehlike’deki gibi dumanlar çıkmıyor ama cihazlarımız bir süre sonra ya kullanılamaz hale geliyor ya da kendimizi eskisini atıp yenisini almak zorunda hissediyoruz. Bu yok olma süreci EİT’lerde (Enformasyon ve İletişim Teknolojileri) çok daha belirgin. İşin kötü yanı, cihazların bu sınırlı kullanım ömrü teknik yetersizlikten ya da maddi zorunluluklardan kaynaklanmıyor. Kısa ömürlü, dayanaksız ve onarılamayan ürünler şirketlerin iş stratejileri bunu gerektirdiği için bu biçimde üretiliyorlar.

Şirketlerin, kısa sürede modası geçecek, eskiyecek ya da dayanaksız ürünler geliştirme stratejisi planlı eskime (planned obsolescence) yada aşamalı eskime (progressive obsolescence) olarak adlandırılmaktadır ve günümüzde artık kimseyi yadırgatmayacak kadar yaygındır. İlk uygulamalarına İkinci Dünya Savaşı’nın hemen öncesinde rastlanmaktadır. Örneğin, taşınabilir radyo üreticileri sattıkları radyoların uzun ömürlü olması durumunda piyasanın bir süre sonra radyoya doyacağını düşünerek piyasaya sundukları radyoları düşük kalitede üretmeye başlamışlardır. General Electric’in girişimci mühendisleri de fener lambalarının ömrünü kısaltarak satışları artırmayı denemiştir. Bu yaklaşım kısa sürede diğer alanlara da sıçramış ve 1934 yılında Otomotiv Mühendisleri Birliği’nin toplantısında söz alan konuşmacılar, otomobillerin ömürlerini teknik olarak kısıtlamayı önermişlerdir. İkinci Dünya Savaşı sonrasında bu strateji ile tüketim sürekli canlı tutularak üretim oranları artırılmıştır. Bir yandan insanlara bir ürünü sadece yeni olduğu için alması yönünde reklamlar yapılırken diğer yandan tüketiciye kısa ömürlü ürünler sunulmaktadır. Bu dönemde, mühendisler kendi varlık nedenlerini sorgulamaya başlarlar. Mühendislere sağlam, hızlı ve ucuz ürünler yapmaktan vazgeçmeleri öğütlenmektedir. Bilgi ve yeteneklerini daha fazla tüketim ve dolayısıyla kar getiren düşük kalitede ürünler için kullanmaları istenmektedir (Beder, 1998).

Birçok mühendis bu durumdan rahatsızlık duymaktadır… Ne yazık ki piyasa karşısında yenilirler. Kullan at, dayanıksız ve tamir edilemez ürünler gündelik hayatın bir parçası haline gelir.

Şimdi duralım ve düşünelim… Şimdiye kadar kaç kişisel bilgisayar ya da dizüstü bilgisayarımız oldu? Kaç mp3 çalar ve tablet eskittik? Ya cep telefonlarımız, akıllı telefonlarımız…

Bilgisayarımızı ya da telefonumuzu neden yenisiyle değiştirdik?

Yeni, en yeni, son moda telefonlarımız olsun istedik… Bugün gazetelerin teknoloji sayfaları/siteleri en son çıkan akıllı telefon modelleri hakkındaki haber/reklamları ile dolu. İnsanlar yeni çıkan akıllı telefonları satın alabilmek için türlü çılgınlıklar yapıyorlar.

Tüm bunları kapitalizmin tüketim çılgınlığı ile açıklayabilirdik. Ama daha büyük bir sorunumuz var: Eskiyen bilgisayarların, cep telefonlarının, mp3 çalarların akıbeti…

2010 yılı verilerine göre ABDliler’in e-atığı (elektronik atık) 3 milyon tondan fazladır. Bu atıkların %85’i çöplüklerdedir. Iskartaya çıkarılan bilgisayarların ve televizyonların ancak %18’i, cep telefonlarının ise %10’u geri dönüştürülebilmiştir. 230 milyon bilgisayar ve televizyon donanımı ve sayısız cep telefonu ABD’de depolarda çöpe gidecekleri günü beklemektedir (Grossman, 2010).

E-atıkların içerdiği zehirli maddeler diğer atık malzemelerle karşılaştırıldığında e-atıklar çok daha tehlikelidir. Hem geri dönüşüm aşamalarında çalışan işçilerin hem de çevre sağlığını tehdit etmektedir. Ayrıca ABD (uluslararası sözleşmeleri yok sayarak) atık malzemelerini geri dönüştürülmesi için emek gücünün ucuz olduğu Çin’e, Hindistan’a ve Afrika ülkelerine ihraç etmektedir. Buralarda gerekli önlemler alınmadan yapılan geri dönüşüm süreçlerinde e-atıklardan yayılan zehirli maddeler toprağı ve suyu zehirlemekte, hava kirliliğine neden olmakta, işçilerin, ailelerinin ve yerel toplulukların sağlığını tehdit etmektedir (age).

Dolayısıyla planlı eskime, “bırakınız satsınlar, bırakınız alsınlar” diye geçiştirilebilecek bir olgu değildir; çevreye verdiği zarar dikkate alındığında sadece aldatılan tüketicileri değil tüm insanlığı ilgilendirdiği görülmektedir.

Ancak, ne yazık ki, e-atıklar yeterince tartışılan bir sorun değildir. Sık sık EİT’nin dünyayı nasıl değiştirdiğinden söz edilmektedir. Buna karşın EİT’nin yeryüzüne etkileri göz ardı edilmektedir. Örneğin, ironik bir şekilde, bilişim yazınının önemli isimlerinden Manuel Castells, Enformasyon Çağı:Ekonomi, Toplum ve Kültür – Kimliğin Gücü adlı kitabında çevreci hareketin EİT kullanımını anlatmaktadır ama EİT’nin çevreyi nasıl kirlettiğini atlamaktadır. Maxwell ve Miller (2012), benzer bir çok çalışmada sosyal bilimcilerin EİT’nin kullanımına odaklandığını, öncesini ve sonrasını ise tartışmadığını belirtmektedir. Birçok çalışmada uzun uzun maddi olmayan emek üzerinde durulmasına karşın EİT’nin üretiminin ve etkilerinin son derece maddi olduğu unutulmaktadır. Bu nedenle EİT’yi sadece kullanım açısından değil, üretim ve kullanım sonrası safhalarını da içerecek şekilde değerlendirmek gerekmektedir.

Bu bağlamda, ilk sorgulanması gerekenler EİT’nin kimler tarafından, kim için, nerede, hangi şartlar altında ve nasıl üretildiğidir. Üretim insan emeğinin yanında doğaya da gereksinim duymaktadır. Üretim için gerekenler açısından EİT, önceki iletişim teknolojileriyle karşılaştırıldığında daha çevreci görünmektedir. Fakat ihtiyaç duyulan enerji miktarı dikkate alındığında karşımızda pek de parlak bir tablo yoktur. Postane, telefon ve telgraf için gerekli emeği ve materyalleri tahayyül etmek dünyanın dört bir yanındaki sunucuları ve veri ambarlarını tahayyül etmekten daha kolaydır. Örneğin Google’ın yarım milyon civarında sunucusu olduğu tahmin edilmektedir. Hükümetlerin kendi veri ambarları vardır. Görmesek de İnternet, elektrik tüketimi hiç de azımsanmayacak oranlarda olan sunucular üzerinde çalışan devasa bir bilgisayardır. Evlerde kullanılan cihazların elektrik tüketimi de azımsanmayacak boyutlardadır ve giderek artmaktadır (age).

Şirketin öngördüğü ömrü tamamlayan cihazların oluşturduğu e-atıklar ise daha büyük bir sorundur. ABD’de her yıl 3 milyon ton elektronik cihaz çöpe atılmakta ve bunların sadece 430000 tonu geri dönüşüm sürecine sokulmaktadır. Geri dönüşümün ilk aşamasında cihazın çalışıp çalışmadığına, çalışmıyorsa tamirinin mümkün olup olmadığına bakılmaktadır. Çalışan ya da tamir edilen cihazlar ABD pazarında ya da uluslararası pazarda tekrar satışa çıkarılmaktadır. Cihaz yeniden kullanılamayacak durumdaysa çalışan parçaları çıkarılarak ABD’de ya da uluslararası pazarda satılmaktadır. Parçalar da kullanılamaz durumda ise bilgisayar parçalarının içerdiği metallerin, plastiğin ve CRT’de (Cathode Ray Tube – ekran) olduğu gibi camın geri kazanımına çalışılmaktadır. Ayrıştırma sürecinde, bakır, demir ve kurşun gibi madenlerin yanı sıra altın gibi değerli madenler de ayrıştırılmaktadır (Grossman, 2010). Başarılı bir geri dönüşüm politikasının maddi getirisi de yüksek olacaktır. EPA’ya (Environmental Protection Agency) göre bir milyon dizüstü bilgisayarın geri dönüşümünden elde edilecek enerji tasarrufuyla ABD’de 3657 hanenin yıllık elektrik ihtiyacı karşılanabilir. Bir ton devre kartındaki altın ABD’deki bir ton maden cevherinden elde edilebilecek altının 40-800 katıdır (http://www.epa.gov/osw/conserve/materials/ecycling/faq.htm#howmuch).

Değerli madenlerin ayrıştırılması çoğunlukla ABD’de yapılmaktadır. Fakat çevre için zararlı atıklar yukarıda belirtildiği gibi emek gücünün ucuz olduğu ülkelere gönderilmektedir. Ayrıştırma süreci gerekli önlemler alınmadan gerçekleşmekte ve işçiler zehirli maddelerle doğrudan temas etmektedir. Maruz kalınan kimyasallar ve toz nedeniyle işçilerde solunum, sindirim ve deri hastalıkları görülmektedir. Ayrıştırma süreci çevreye ve o çevrede yaşayan halka da büyük zarar vermektedir. Örneğin, Çin’in Guangdong bölgesinde bulunan Guiyu kasabasında zehirli maddeler nedeniyle suyun tamamen içilemez olduğu tespit edilmiştir. Çocuklarda kurşun zehirlenmesine ve iç salgı bezlerinde zararlı kimyasallara rastlanmıştır (age).

Önümüzde masum masum duran monitöre, bilgisayara, LCD ekrana sonrasında ne olduğunu düşünmeyiz. Düşünmemiz de istenmez. Bizden istenen sadece yenisini almamızdır. Çöpe atılan elektronik cihazlar, geri dönüşüm ve ayrıştırma sürecinde, bilmediğimiz (ama er ya da geç bize ulaşacak) yerlerde zehir saçmaktadır.

CRT’ler kurşun, kadmiyum ve baryum içermektedir. Bu maddelerin ayrıştırılabilmesi için parçalanması gerekmektedir. Parçalanma sonrası çıkan tozlar, sinir ve dolaşım sistemini etkilemekte ve çocukların bilişsel gelişimine zarar vermektedir. Ayrıca kurşun, baryum ve diğer ağır madenler yeraltı sularına sızmakta ve zehirli fosfor çıkmaktadır.

LCD’ler (Liquid Crystal Displays) de tehlikelidir. LCD sadece TV’lerde değil, mp3 çalarlarda ve cep telefonlarında da bulunmaktadır. LCD atıklarda yer alan cıva, beyni etkilemekte, sinir ve üreme sistemlerine, akciğerlere, böbreklere ve diğer organlara zarar vermekte ve fetüsün gelişimini olumsuz etkilemektedir.

Bakır, bilgisayar artıklarının yanı sıra neredeyse her elektronik cihazda kullanılan devre kartlarında da bulunmaktadır. Bakırın eritilmesi sırasında oluşan atık, asit yağmurlarına neden olmakta, çevreye sülfür dioksit, nitrojen oksit, kurşun, arsenik, cıva ve kadmiyum yaymaktadır.

Mikroişlemcilerin üretiminde yüzlerce kimyasal kullanılmaktadır ve atıkları solunum, sindirim, üreme, boşaltım ve endokrin sistemini olumsuz etkilemektedir. Ayrıca çiplerdeki değerli madenlerin ayrıştırılması nitrik ve hidroklorik asit kullanılarak nehir kenarlarında yapılmaktadır. Ayrıştırma işleminde hidrokarbonlar, ağır metaller ve bromlu maddeler nehre ve kıyılara boşaltılmaktadır. Asitlenme sonucunda nehirde bulunan balıklar ve bitki örtüsü ölmektedir.

Bilgisayar kablolarındaki bakır ise açık yanma ile ayrıştırılmaktadır. Yanma sonucunda hidrokarbon külleri toprağa, havaya ve suya karışmaktadır. Bilgisayarların plastik parçalarından oluşan e-atıklar ise başta kanser olmak üzere çeşitli hastalıklara neden olmaktadır.

Özetle, sosyal medya tartışmalarında sıkça rastladığımız üretketici (prosumer – üreten tüketici) kavramı EİT’nin maddi temelleri dikkate alındığında geçerli değildir. EİT kullanıcıları enformasyonu tüketirken üretmektedir. Ama EİT’nin üretimi de kullanımı da doğayı üretmeden tüketmektedir. Şirketlerin planladığı ömür sona erdiğinde de çevreye zehirli maddeler saçılmaktadır. Bazıları bilgisayarlardan ve cep telefonlarından kaçarak doğaya sığınmayı önerebilir. Ancak bu teknolojiler bu kadar hayatımızın bir parçası haline gelmişken pek uygulanabilir bir çözüm değildir. Maxwell ve Miller’in (2012) belirttiği gibi bireysel, tüketici odaklı çözümler de etkili olmayacaktır. Şirketler e-atık sorununu bireysel önlemlerle geçiştirmeye çalışmakta ve halkla ilişkiler kampanyalarıyla devlet düzenlemelerinden kaçınmaktadırlar. Tüketici duyarlılığının etkisi bir ürünü kullanmayı seçip seçmemekle sınırlıdır. Ancak e-atığın, şirketlerin yarattığı ve her geçen gün büyüyen bir sorun olduğu unutulmamalıdır. Grossman’ın (2010) e-atığa karşı önerilerinde belirttiği gibi ancak yukarıdan aşağıya politikalarla aşılabilir:

  • En büyük sorun, e-atıkların diğer atıklar gibi algılanıp sorumluluğun belediyelere ve tüketicilere yıkılmasıdır. Şirketler, bu sorumluluğu almaya, en azından paylaşmaya zorlanmalıdır. Atıkların toplanmasında, geri dönüşümünde ve zararsız hale getirilmesinde şirketler sorumluluk almalıdır.
  • Basel Sözleşmesi (http://www.mfa.gov.tr/tehlikeli-atiklarin-sinir-asiri-tasinmasi-ve-bertaraf-edilmesinin-kontrolune-iliskin-basel-sozlesmesi.tr.mfa), tehlikeli atıkların sanayileşmiş ülkelerden gelişmekte olan ülkelere ihracını yasaklamaktadır. Buna karşın dünyanın en büyük e-atık üreticisi ABD sözleşmeye uymamaktadır. Bu sözleşmeye, başta ABD olmak üzere tüm e-atık üreticisi ülkelerin uyması sağlanmalıdır.
  • Kimya ve mühendislik alanındaki araştırmalarda iki temel hedefin desteklenmesi gerekmektedir. Birincisi, zararlı kimyasalların ve maddelerin en aza indirildiği çevreye saygılı ürünlerin tasarlanmasıdır. İkincisi ise ürünlerin, ürünün yaşamı sonlandığında içerdiği maddelerin yeniden kullanılabilirliğini kolaylaştıracak biçimde tasarlanmasıdır..
  • Elektronik cihazların çöp depolarında ya da çöp fırınlarında biriktirilmesi yasaklanmalıdır.
  • Üretimde, maddelerin ayrıştırılmasında ve geri dönüşümde görev alan işçiler, temas halinde oldukları maddeler hakkında bilgilendirilmelidir. Çalışma koşulları ve işçilerin sağlığı takip edilmelidir.

Grossman’ın önerilerine yazının başında da belirttiğim planlı eskime konusunu da eklemek istiyorum. Günümüzde cihazların önemli bir kısmı arızalandığı ve tamiri ya imkansız ya da pahalı olduğu için atılıp yenisi alınmaktadır. Sanayinin gelişiminde önemli bir yer tutan “değiştirilebilir parçacıklar” kavramı daha fazla kâra feda edilmiştir. Dünyada e-atık konusunda bir bilinç oluşmakta, şirketler çevre dostu olmak ya da öyle görünmek için üzerlerinde bir kamuoyu baskısı hissetmektedir. Ancak teknolojin gelişimi pek bu yönde değildir. Geçmişte, bilgisayarlar güncel yazılımlar için yetersiz kaldığında ya da arızalandığında tüm bilgisayardansa bazı parçaları değiştiriliyordu. Şimdi ise kullanıcının böyle bir şansı bulunmamaktadır.

Sorun yukarıdan aşağıya politikayla, düzenlemelerle çözülebilir derken yanlış anlaşılmak istemem. Tabii ki sorun sadece bilim insanlarının ya da yasa koyucuların sorunu değildir. Fakat insanlar kendilerini sadece tüketici olarak gördüğünde tepkileri boykot ya da buycoot (boykotun tersi, şirketin politikalarını desteklediğini belirtmek amacıyla alım yapmak) çerçevesinde olmaktadır. Şirketler de bu tepkileri bertaraf etmekten de öte kâra çevirmekte son derece ustadırlar. Bu nedenle, bir tüketici değil, bir vatandaş olarak devletleri e-atıklar ve çevre konusunda gerekli düzenlemeleri yapmaya, şirketleri sorumluluk almaya zorlamak gerekmektedir.

Şirketler sorumluluk aldıklarında belki de kendi kendine bozulan değil, daha dayanıklı ürünler yapmak zorunda kalacaktır.

Kaynaklar

Beder, S. (1998). Is Planned Obsolescence Socially Responsible?. University of Wollongong-New South Wales, Australia.

Grossman, E. (2010). Tackling high-tech trash: the e-waste explosion & what we can do about it. Demos.

Maxwell, R., & Miller, T. (2012). Greening the media. Oxford University Press.

 

1 Yorum

  1. Merhaba,
    Öncelikle sizi yazınızdan dolayı tebrik etmek isterim. Çok güzel bir konuya değinmişsiniz. Günümüz dünyasında bu konuda kimse bir şey görmek istemiyor. Herkes tüketip arkasına bakmamayı tercih ediyor. Bilgilendirici yazınızın daha fazla kişi tarafından okunmasını ve okunup anlaşılmasını temenni ediyorum.
    Teşekkürler.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir