Ütopyadan Distopyaya: Makineler

Çinli bilimciler insanların yüzlerini çok uzak mesafeden net bir şekilde görüntüleyebilen bir kamera geliştirdiklerini duyurdular. Çin Haber Servisi, 500 megapiksel çözünürlüğe sahip kameranın 120 milyon piksel çözünürlüğe sahip insan gözünden çok daha ayrıntılı görüntüler yakalayabildiğini iddia ediyor. Kamerayla on binlerce insanla dolu bir stadyumdaki her insanın yüzünün açık bir biçimde yer aldığı panoramik bir fotoğraf çekilebilecek. Bu yeni teknolojinin YZ (yapay zeka), yüz tanıma, gerçek zamanlı takip ve bulut bilişim teknolojileriyle entegre edilmesiyle beraber hedeflenen bir insan yüzünü devasa veri yığınları içinde hızla tespit etmek olanaklı hale gelecek. Haberde, hükümetin hangi biriminin ya da ajansının bu sisteme talip olduğu hakkında bir bilgi yok. Ama bu yeni teknolojinin beklenildiği gibi kalabalıkları izlemek, suçluları tespit etmek ve kazaların önüne geçmek için kullanılacağı yönünde yapılan açıklamalar var (bkz. http://www.globaltimes.cn/content/1165190.shtml).

Geçen ay yayımlanan bir başka haberde ise Çin’de kullanılmaya başlanan bir yüz tanıma sistemi ile yolcuların metro ücretlerini yüzlerini göstererek ödeyebildikleri yazıyordu. 60 yaş üzeri bireyler ilgili sisteme kayıt oldukları taktirde metroyu ücretsiz kullanabilecekler (https://www.independent.co.uk/life-style/gadgets-and-tech/news/china-surveillance-facial-recognition-privacy-free-subway-rides-a9116766.html). Çin, bir süredir yüz tanıma sistemlerini öğrencilerin derse katılımını ve disiplini artırmak için de kullanıyor. Sistemin uygulayıcıları bu sistem yardımıyla öğrencilerin dersi dinleyip dinlemediklerinin takip edilebileceğini, okulu asma ve dersten erken çıkmanın önüne geçilebileceğini iddia ediyorlar. Öğrenciler de haklı olarak bu girişimi bir mahremiyet ihlali olarak değerlendiriyorlar (https://bit.ly/2k1AY7Q). Yüz tanıma teknolojisini eğitimde kullanma denemelerinin yanında 2019 yılının başından beri zaman zaman haber sitelerinde ve sosyal medya paylaşımlarında karşımıza çıkan kafa bantları var. Kafa bantları, elektroansefalografi (EEG) algılayıcıları ile öğrencinin dikkatini ölçüyor ve öğrencinin dikkati dağıldığında ya da öğrenci kaytardığında öğretmen bilgilendiriliyor. Uzaktan eğitimin en büyük sıkıntılarından biri öğretmenin öğrencileri takip edememesiydi. Bu teknolojiyle eğitimde radikal adımlar atılabilir. Fakat Yeni Akit’in başlığından da anlaşılabileceği gibi (“Çin’den bir icat daha! Amaç makinelerle insanları yönetmek” – https://www.yeniakit.com.tr/video/cinden-bir-icat-daha-amac-makinelerle-insanlari-yonetmek-36781.html) aynı teknolojinin farklı amaçlar için de kullanılabilme ihtimali, Çin’in bilim ve teknolojideki cüretkar adımlarıyla birleşince tedirginliğe neden oluyor.

Ama önyargılı bir tedirginlik. Konu “komünist” Çin olunca, toplumun farklı kesimleri sözbirliği etmişçesine 1984’ü andıran senaryolar ortaya atıyorlar. Çin’deki gözetim uygulamalarına ve ifade özgürlüğü ihlallerine dikkati çekiyorlar. Çin’in uygulamalarını ve teknoloji politikalarını savunacak değilim ama iki itirazım var. Birincisi Çin, gözetim amacıyla kullanılan birçok teknolojinin mucidi olmadığı gibi bunları kullanan tek ülke de değil. Örneğin öğrencilerin konsantrasyonunu kontrol eden kafa bandı teknolojisi Çin tarafından değil, Massachusetts merkezli bir startup olan BrainCo tarafından geliştirilmiş. BrainCo’nun geliştirdiği teknolojinin ya da bir benzerinin başka bir ülke tarafından meşru amaçlar dışında kullanılmadığını ya da kullanılamayacağını iddia edebilir miyiz? Ayrıca Fransa da vatandaşlarına güvenli (!) bir dijital kimlik kazandırmak için yüz tanıma teknolojisini kullanmaya hazırlanıyor (https://www.bloomberg.com/news/articles/2019-10-03/french-liberte-tested-by-nationwide-facial-recognition-id-plan).

İkincisi, yine kafa bandı örneğinden gidersek, kafa bandı Çin’in eğitim teknoloji politikaları kapsamında yaptığı araştırmalardan biri. MIT Technology Review’den Karen Hao’nun yazdığı gibi Çin son yıllarda YZ destekli öğretme ve öğrenmeye büyük yatırımlar yapıyor. Hao, Çin’in YZ destekli eğitimde dünyanın en büyük deneyine giriştiğini ve kimsenin bunun sonuçlarının ne olacağını öngöremediğini savunuyor. YZ, öğretmenlerin öğrencilerin ilgi alanlarını ve güçlü yönlerini geliştirmesiyle sonuçlanabileceği gibi standartlaştırılmış öğrenme ve testler, sonraki kuşağın hızla değişen dünyaya ayak uydurmasını zorlaştırabilir (https://www.technologyreview.com/s/614057/china-squirrel-has-started-a-grand-experiment-in-ai-education-it-could-reshape-how-the/ ). Olumlu ve olumsuz yanlarıyla bu eğitim politikalarını ve olası sonuçlarını tartışmak ve anlamaya çalışmak sürekli 1984 benzeri senaryoları gündeme getirmekten daha yararlı olabilir.

Çin’de 1984’ü görmemiz, “totaliter rejimleri” tekrar tekrar kınamamız isteniyor. Fakat son yıllardaki gelişmelere Orwell’in 1984’ünün merceğinden baktığımızda karşı karşıya olduğumuz gerçekliğin sadece bir bölümünü (onu da çarpıtılmış olarak) görebiliyoruz. Günümüzdeki bazı gelişmeleri kitapta anlatılanlarla karşılaştırıp “1984’te de bu vardı” diyoruz. Fakat “Büyük Birader”in izlerini yalnız Çin’de değil ifade özgürlüğü söylemini dilinden düşürmeyen Google, Facebook, Microsoft vb gözetim şirketlerinin faaliyetlerinde ya da sosyal medyada yayılan yalan haberlerde de görmek mümkün. Hükümetlerin (yalnız Çin, İran, Kuzey Kore değil, küresel bir gözetim aygıtına sahip olan ABD de!) ve şirketlerin Büyük Biraderi anımsatan adımlarının tehlikeli olduğunu inkar etmiyorum. Ama şirketlerin gerçekleştirmek istediği ve pazarladığı ütopyaların en az 1984’ün distopyası kadar endişe verici olduğunu düşünüyorum. 1984’e giden yolun kötü olduğunu biliyoruz, neye karşı çıkmamız gerektiğinin farkındayız ve karşı çıkıyoruz. Ancak teknoloji mitleriyle donatılmış ütopyalar karşısında oldukça savunmasız durumdayız. Ütopyaların nasıl distopyalara dönüşebileceği hakkında üç kitap önerebilirim: Seçilmiş Kişi, Bildirge ve Otomatik Piyano. Bu yazıda özellikle Otomatik Piyano’da anlatılan otomasyon üzerinde duracağım. Ama diğer iki kitaptan da kısaca bahsetmek istiyorum.

Seçilmiş Kişi

Hem Silikon Vadisi hem de Çin, yaşamın belirli bir parçasını yeniden tasarlayarak onu risklerden arınmış, pürüzsüz ve içindeki her şeyin belirli programa göre işlediği bir düzenek haline getirmeye çalışıyor. Yeniden tasarlanan parçalar gün geçtikçe büyüyor ve karmaşıklaşıyor; diğer parçalarla birleşiyor. Nereye kadar gidebiliriz? 1984’ü ve dünyayı ele geçiren robotları bir kenara bırakalım ve Lois Lowry’nin Seçilmiş Kişi adlı romanıyla ütopyaların nasıl distopyalara dönüşebileceğini görmek için hayal gücümüzü biraz zorlayalım.

Lois Lowry, adeta saat gibi işleyen bir topluluktan bahseder. Çocuklar biyolojik anne babalarıyla yaşamazlar. Bir yaşına geldiklerinde anne ve babadan oluşan bir aile birimine verilirler. Her aile biriminin bir erkek, bir kız çocuk hakkı vardır. Çocukların hangi yaşta ne yapacakları ayrıntılı bir biçimde planlanmıştır. Örneğin, çocuklar sekiz yaşına geldiklerinde uyku oyuncakları ellerinden alınır ve onsuz uyumaları istenir. Gerçi “dokuz yaşından küçük çocukların bisiklete binmelerine izin verilmez.” gibi kuralların ihlal edildiği de olur. Ağabeyler ve ablalar kardeşlerine gizlice bisiklete binmeyi öğretirler. Bu kuralı değiştirerek, bisiklete binme yaşını düşürme talebi gündemdedir ve komiteye iletilmiştir. Ama kuralların değişmesi zordur; komite böyle ufak tefek sorunları o kadar uzun süre tartışır ki yurttaşlar sorunun komiteye iletildiğini unuturlar.

Her yıl törenler yapılır ve yeni yaş yeni kurallarla başlar. On iki yaş ise kritiktir. Bu yaşta çocukların gelecekteki görevleri belirlenir. Yaşlılar komitesi çocukları okulda, oyunda ve gönüllü faaliyetlerinde dikkatle izler ve görev atamasını buna göre yapar. Bebeklerle iyi vakit geçiren bir çocuğun bebek bakıcısı, inşaat takımlarıyla oynamayı seven birinin de mühendis olarak görevlendirilmesi hem kendilerinin hem de çevresindekilerin tahmin ettiği bir durumdur. Yaşlılar işlerinde o kadar dikkatlidir ki çok az hayal kırıklığı yaşanır. Kitabın kahramanı Jonas ise böyle belirgin bir ilgi alanı ve becerisi olmadığını düşündüğünden gelecekteki görevi hakkında tedirgindir. Yaşlılar komitesi Jonas’ı yıllarca gözlemlemiş ve onu özel bir göreve seçmiştir. Kitabı okumak isteyenler olabileceği için daha fazla ayrıntıya girmek istemiyorum. Ama Jonas’ın yeni görevinde ilerledikçe içinde yaşadığı topluluğu daha iyi tanımaya ve sorgulamaya başlayacağını söyleyebilirim.

Jonas’ın içinde yaşadığı topluluk için kilit kavram “aynılık”tır. Acıdan ve kargaşadan uzak bir topluluk vardır. En ufak bir hatada bir hatayı yapan kişi topluluk karşısında özür diler ve topluluk da bu özrü kabul eder. Buna ayak uyduramayanlar topluluk dışına çıkarılır. Fakat bu süreçte insanlar duygusal derinliklerini de yitirirler. İnsanın içini kıpır kıpır eden duygulara da fiziksel ve ruhsal acılara da yabancıdırlar. Fiziksel olarak da pürüzsüz bir dünyadır. Bu dünyada farklı renklere, insanı yakan güneşe, kar yağışına, engebeli arazilere ve ağlayan bebeklere yer yoktur. Her şey kontrol altındadır.

Adım adım böyle bir yaşama doğru ilerlemiyor muyuz? Bir hükümet kafa bandını toplumu gözetlemek için kullanabilir. Ama pürüzsüz bir eğitimi hedefleyen bu uygulamanın kendisi de sorunlu değil mi?

Bildirge

Son yıllarda tekrar gündeme gelen bir başka ütopya ise “Gılgamış Destanı’ndan bu yana insanoğlunun başına bela getirmekten başka hiçbir işe yaramamış” olan sonsuz yaşam miti. Ölümsüzlük mümkün mü? Biyolojik bedenimizi hayatta tutmayı sağlayabilecek ileri teknolojilerin insan ömrünü uzatmak dışında başka ne gibi sonuçları olabilir?

Yuval Noah Harari, Homo Deus: Yarının Kısa Bir Tarihi adlı kitabında kıtlığı, savaşları ve salgınları yenen insanoğlunun 21. yüzyılda önüne daha cüretkar hedefler koyduğunu yazar. Açlık, hastalık ve şiddetten kaynaklı ölümleri azaltmıştır. Şimdi ise hedefinde yaşlanmanın ve hatta ölümün üstesinden gelmek vardır. Eğer kalp, kalp kaslarına yeterli oksijen gitmediği için kan pompalayamıyorsa, kanserli hücreler bir genetik mutasyon talimatlarını yeniden yazdığı için yayılıyorsa, mikroplar birisi hapşırdığı için akciğerlere yerleşiyorsa ortada doğaüstü olaylar değil, teknik aksaklıklar vardır. Her teknik aksaklığın bir çözümü yok. Ama gelecekte bugün çözümü olmayan teknik aksaklıkların aşılacağına dair inancımız tam.

Peki bilim, sonsuz yaşam mitini hayata geçirebilir mi? Harari’nin belirttiği gibi bunun başarılabileceğine inanan bilim insanları ve düşünürlerin sayısı giderek artıyor. İnsanların eceliyle ölmediği; kanser ve kalp krizi gibi teknik aksaklıkların olmadığı bir dünya mümkün mü?

Gemma Maley, Bildirge adlı romanında böyle bir dünyayı anlatıyor. 2030 yılında bir bilim insanı ölümü engelleyen ama yaşlanmayı durduramayan bir ilaç geliştirir. Fakat insanların ölmemesi ve doğumların devam etmesiyle nüfusun hızla artması sorunlara neden olur. Kaynaklar yetersiz kalmaktadır. Buna çözüm bulmak amacıyla 2065 yılında çıkan bildirgeye göre ölümsüzlük hapını alabilmek için insanların çocuk yapmamayı kabul etmesi gerekmektedir. Artık toplumdaki birkaç ayrıcalıklı kişi dışında insanların önünde iki seçenek vardır: Ya bir aileye sahip olacaklar ya da ölümsüzlükten vazgeçeceklerdir.

Bildirgeye rağmen çocuk sahibi olan insanların çocukları Artık olarak adlandırılmaktadır. Yasal insanların gözünde artıklar bir tehdittir ve yaşamlarının bir değeri yoktur. Bazı “medeni” ülkeler artıkları öldürmek yerine onları yalıtılmış depolarda hizmetçi olarak eğitmektedir. Bu eğitim sonucunda çocuklara varlıklarının doğaya karşı işlenmiş bir suç olduğu ve bu ebeveynlerinin bu günahından kurtulabilmeleri için çok çalışmaları gerektiği öğretilmektedir. Böylece yasal insanların yanında Kıymetli Mal olarak çalışma imkanına kavuşabileceklerdir.

Ölümsüzlük, buna ulaşma şansımızın olup olmadığı ayrı bir konu. Fakat bazıları için bir ütopya olan ölümsüzlük, diğerlerinin yaşamını bir cehenneme çevirebiliyor. Bunun yanında başka sorunlar da var. Öncelikle Bildirge’de de Seçilmiş Kişi’de olduğu gibi bir pazarlık var. Seçilmiş Kişi’de konforlu ve sorunsuz yaşam için yaşamı düzleştiren insanlar Bildirge’de masallarda ve destanlarda olan ölümsüzlüğü elde edebilmek için insan doğasına aykırı bazı şeylerden vazgeçmek zorundalar.

Ölümsüzlük hala çok uzak bir ihtimal. Teknoloji, robotlar, yapay zeka hakkındaki düşüncelerimiz ise Wolf’un yazdığı gibi korkunç Terminatör’le uysal robotların insanlara hizmet ettiği Jetgiller arasında gidip geliyor (https://edition.cnn.com/2019/08/24/politics/economy-us-workforce-automation/index.html). Ancak son yıllarda robotların ve otomasyon sistemlerinin işyerlerinde yaygınlaşmasıyla, robotların insanlardan önce işleri ortadan kaldırmaya başladığı ve insanların robotların dünyayı ele geçirmesi gibi hayali sorunlar yerine gerçek sorunları tartışmaya başladığı görülüyor.

Otomatik Piyano

Sibernetiğin kurucularından Norbert Wiener, 1949 yılında yazdığı bir makalede açık ve anlaşılır bir şekilde yapılan her şeyin makineler tarafından da yapılabileceğini savunuyor; “makinelerin becerileri geliştikçe rutin fabrika işçisinin ekonomik değeri öyle bir düşecek ki, işçiyi en baştan işe almaya değmeyecek” diyordu.

Wiener, karanlık bir gelecek hakkında insanları uyarıyordu. Bu uyarıdan üç yıl sonra, Kurt Vonnegut, Otomatik Piyano adlı romanında bir ütopyanın nasıl distopyaya dönüşebileceğini gösterdi. Vonnegut, romana aşağıdaki önsözle başlıyordu:

Bu kitap olan değil, olabilecekler hakkında. Karakterler, henüz doğmamış veya kitabın yazıldığı zamanda bebek olan kişilerden esinlendi.

Kitap daha çok müdürler ve mühendisler hakkında. Tarihin bu noktasında, MS 1952’de, hayatımız ve özgürlüğümüz büyük ölçüde müdür ve mühendislerimizin beceri, hayal gücü ve cesaretine bağlı ve umarım hepimizin hayatta ve özgür kalmasına yardım etmeleri için Tanrı da onlara yardım eder.

Ama bu kitap tarihteki başka bir an hakkında: artık hiç savaş olmayan bir zaman ve…

Savaşlar sona ermiş, bunalımlı dönemlerden sonra müdürler ve mühendisler dünyayı istedikleri gibi biçimlendirme şansına kavuşmuştur. New York eyaletindeki Illium kenti üçe ayrılmıştır: Müdürler, mühendisler, devlet memurları ve birkaç profesyonel kuzeybatıda, makineler kuzeyde, toplumun Haşat ve Iskarta olarak adlandırılan kesimi ise güneydedir.

Wiener’in yazdığı gibi açık ve anlaşılır bir şekilde yapılan her şey artık makineler tarafından yapılmaktadır. Bugünkü yapay öğrenme tekniklerini anımsatırcasına makinistlerin becerileri, makinelere aktarılmıştır. Dönüşüm devam etmektedir. Her icat edilen makine, daha önce o işi yapan kişileri ıskartaya ayırmaktadır. Haşat ve Iskartalar, herhangi bir yaratıcılık gerektirmeyen işlerle uğraşırlar. Hayat standartları savaş öncesiyle karşılaştırıldığında daha yüksektir. Bu sıradan adam, müdürlerin ve mühendislerin kendine verdikleri şeyler için minnettar olması gerekirken zaman zaman radikallerin kışkırtmaları sonucu nankörlük etmektedir!

Günümüzde işsizlik, sadece ekonomik sıkıntılara indirgeniyor. Elbette insanların maddi ihtiyaçlarının karşılanması önceliklidir. Ama çalışmanın kendisi de insan yaşamına anlam katan bir etkinliktir. İnsanlar, hayat standartları yükselmiş olmasına rağmen, çalışmanın ve yaratıcı etkinliklerin verdiği manevi tatminden yoksundurlar. Ümitsiz bir varoluş içindeki bir Haşat ve Iskarta ruh halini şu sözlerle ifade eder:

Hiç kimseye hayrım yok, bu dünyada en azından. Haşat ve Iskarta’dan başka bir şey değilim, çocuklarım da öyle olacak; insana bir heves, bir merak lazım, yoksa yaşamın da ne anlamı var? Benim gibi kafasız bir hıyar için kalan tek heves, tek merak da kötü olanlar. Hayırsızın biriyim… İşe yaramazın tekiyim.

Vonnegut romanının ilk basımından on yıllarca yıl sonra, romanın zamanının her geçen gün biraz daha yaklaştığını söyler (Ford, 2018). Haklı değil mi?

“Otomatik Piyanoya” Doğru

Wiener uyarılarını yaptığında, Vonnegut bu uyarıları romanlaştırdığında henüz oda büyüklüğünde, bugünkü bilgisayarlardan çok daha zayıf bilgisayarlar vardı. Ford (2018), bilişim teknolojilerindeki gelişmelerin büyük bir dönüşümüne yol açtığını savunuyor ve yedi ekonomik trende vurgu yapıyor. Bu trendlerin başında ücretlerin yerinde sayması geliyor. Uzun yıllar, üretkenlik ve ve ücret artışları paralel bir seyir izlerken 1973’ten itibaren bu paralellik kayboldu. 1943 ile 1973 yılları arasında ortalama hane halkının geliri 25000 dolardan 50000 dolara çıkmıştı. 1973 yılında reel ücretlerde sert bir düşüş yaşandı ve sonraki 30 yılda ortalama hane halkı geliri sadece 61000 dolar oldu. Ford (2018), bu artışın da kadınların işgücüne katılmasından kaynaklı olduğunu vurguluyor. 1973 sonrasında, önceki yıllarda olduğu gibi gelirler ekonomik büyümeyle beraber artsaydı hane halkının geliri 90000 doların üzerinde olacaktı. Aşağıdaki grafikte de görüldüğü gibi üretkenlik ve ücretlerin arası 1970’lerin ortalarından sonra giderek açılmış:

Wiener uyarılarını yaptığında, Vonnegut bu uyarıları romanlaştırdığında henüz oda büyüklüğünde, bugünkü bilgisayarlardan çok daha zayıf bilgisayarlar vardı. Ford (2018), bilişim teknolojilerindeki gelişmelerin büyük bir dönüşümüne yol açtığını savunuyor ve yedi ekonomik trende vurgu yapıyor. Bu trendlerin başında ücretlerin yerinde sayması geliyor. Uzun yıllar, üretkenlik ve ve ücret artışları paralel bir seyir izlerken 1973’ten itibaren bu paralellik kayboldu. 1943 ile 1973 yılları arasında ortalama hane halkının geliri 25000 dolardan 50000 dolara çıkmıştı. 1973 yılında reel ücretlerde sert bir düşüş yaşandı ve sonraki 30 yılda ortalama hane halkı geliri sadece 61000 dolar oldu. Ford (2018), bu artışın da kadınların işgücüne katılmasından kaynaklı olduğunu vurguluyor. 1973 sonrasında, önceki yıllarda olduğu gibi gelirler ekonomik büyümeyle beraber artsaydı hane halkının geliri 90000 doların üzerinde olacaktı. Aşağıdaki grafikte de görüldüğü gibi üretkenlik ve ücretlerin arası 1970’lerin ortalarından sonra giderek açılmış:

San Francisco Federal Merkez Bankası Ekonomik Araştırma Bölümü’nden iki iktisatçı, Sylvain Leduc ve Zheng Liu da ABD’li çalışanların üretkenliğindeki artışın ücretlere yansımadığını belirtiyorlar. Leduc ve Liu’ya göre otomasyon, işçilerin pazarlık gücünü azaltıyor ve daha yüksek ücret talep etmelerini zorlaştırıyor. Çeşitli endüstrilerdeki şirketlerin, eskiden insanlar tarafından yapılan işleri yürütmek için teknolojiyi kullanma seçeneğine sahip olmaları ücretlerin belirlenmesinde işçilerin elini kolunu bağlıyor. Bunun sonucunda da ücretler ve verimlilik arasındaki uçurum giderek daha çok artıyor (https://www.cbsnews.com/news/worker-pay-is-stagnant-economists-blame-robots/).

İkinci trend ise emeğin payının küçülürken sermayenin payının artması. ABD İşçi İstatistik Bürosu’nun aşağıdaki grafiğinde emeğin aldığı paydaki düşüşü görebiliyoruz. Ford (2018), grafiğe çalışan herkesin dahil edildiğini; CEO’ları, Wall Street yöneticilerini, film ve spor yıldızlarını çıkardığımızda düşüşün çok daha sert olacağını da ekliyor. 2007 ile 2012 arasındaki büyük durgunluk sonrasında milyonlarca işçi daha düşük ücretleri kabul etmek zorunda kaldı veya iş bulamadı. Şirketler ise krizden güçlenerek çıktılar. Japonya, Kanada, Fransa, İtalya ve Almanya’da da ciddi düşüşler söz konusu. Diğer ülkelerdeki işleri emen Çin’deki düşüş, ABD’dekinin üç katı.

Üçüncü trend, işgücüne katılımın azalması. Ford (2018), aşağıdaki grafikte 1970-1990 yılları arasında görülen artışın kadınların işgücüne katılımından kaynaklı olduğunu, bunun da erkeklerin işgücüne katılım oranındaki düşmeyi gizlediğini belirtiyor. Fakat 2000 yılından itibaren (2008 krizinden önce!) işgücüne katılımda bir düşme var:

Dördüncü trend, yeni iş yaratımının azalması ve uzun vadeli işsizliğin yükselmesi. Ekonomik toparlanma dönemlerinde artık eskisi kadar yeni iş yaratılamıyor. Yapılan araştırmalar, uzun süre işsiz kalanların diğer işçilerden pek bir farkları olmamasına karşın iş bulmalarının daha zor olduğunu gösteriyor.

Beşinci trend, eşsizliğin 1970’lerden beri artması. 1993-2010 yılları arasında, ABD milli gelirindeki artışın yarısından fazlası, en zengin %1’e giderken 2009-2012 yılları arasında zenginlere giden oran %95 olmuş. Ayrıca ABD, eşitsizliğin en yüksek olduğu ülkelerden biri. Filmlerde gördüğümüz, çok çalışarak zengin olan fakir aile çocukları istatistiksel verilerle uyuşmuyor. Gelir eşitsizliği siyaseti de olumsuz etkiliyor ve bunun sonucunda iktidar halkın sorunlarına karşı ilgisiz bir kesimin elinde toplanıyor; yapılan düzenlemeler (ya da kuralsızlaştırmalar) söz konusu eşitsizliği gidermek bir yana daha da derinleştiriyor.

Altıncı trend, yeni üniversite mezunlarının maaşlarının düşmesi ve iş bulmalarının zorlaşması. Üniversite mezunlarının saatlik ücretleri, lise mezunlarından ortalama %80 daha yüksek. Fakat yine de sadece lisans diplomasına sahip üniversite mezunlarının gelirleri 2000-2010 yılları arasında %15 azalmış. Yeni mezunların yarısı, aldıkları eğitime uygun işlerde çalışamıyor.

Yedinci trend, istihdamdaki kutuplaşmanın artması. Durgunluk dönemlerinde çoğunlukla iyi orta sınıf işler ortadan kalkıyor, toparlanma döneminde yaratılan işlerin ise çoğunlukla daha düşük maaşlı oluyor. Sadece ufak bir kısmı ise yüksek vasıf gerektiren, yüksek ücretli işler. Dolayısıyla orta sınıf, çoğunlukla ücret piramidinin aşağılarına doğru itiliyor. Sık sık eğitimin, işsizliğe ve yoksulluğa karşı bir çözüm olduğu görüşü ifade ediliyor. Ancak Ford’un da belirttiği gibi yapay zeka ve otomasyon iş piramidinin altını yiyor ve yukarılara doğru tırmanıyor. İnsanlar ne kadar fazla eğitilirse eğitilsinler herkesin piramidin üst katmanlarda güvenli bir yer sahibi olma şansı yok. Ford (2018) bu tip iddiaları tarımda makineleşmesi sonucu işsiz kalan ırgatların çoğunun traktör sürücüsü olacağına inanmaya benzetiyor; ama bu sayısal olarak olanaksız.

Küreselleşme, Finans Sektörünün Büyümesi ve Politika

Bu yedi ekonomik trendde bilgi teknolojisinin rolü nedir? Diğer faktörler, küreselleşme, finans sektörünün büyümesi ve politika bu trendlerin gelişiminde ne ölçüde etkili olmuştur?

Ford (2018), küreselleşmenin belli endüstrilerde ve coğrafyalarda etkili olduğunu kabul etmekle beraber işçi maaşlarındaki düşüşü açıklayamadığını öne sürüyor. Ford’a (2018) göre gelişmiş ülkelerde insanların çoğu eğitim, sağlık, yemek servisi ve perakende gibi ticareti yapılmayan sektörlerde çalışıyor, yurtdışındaki işçilerle doğrudan bir rekabet söz konusu değil. Ayrıca Çin’de üretilen mallar süpermarketleri ele geçirmiş gibi görünmesine karşın Çin’den ithal edilen mallar ABD tüketici harcamalarının %3’ünden daha az. Çünkü gelişmiş ülke insanları paralarının çoğunu ticareti yapılmayan hizmetlere harcıyor.

Aşağıdaki grafikten de görüldüğü gibi imalat sektöründe yer alan işçilerin oranı 1950’den beri sürekli düşüyor. Bu nedenle Ford (2018), imalat sektöründe işlerin ortadan kalkmasının 1990’larda gündeme gelen küreselleşmeyle açıklanamayacağını, bunun sorumlusunun daha fazla üretimi daha az işçiyle gerçekleştirebilen teknoloji olduğunu savunuyor. Bir bakıma, 1952’den beri romanın zamanının her geçen gün biraz daha yaklaştığını söyleyen Vonnegut’ı destekleyen bir grafik.

Ford (2018), finans sektörünün ekonomideki payının ABD’de ve diğer gelişmiş ülkelerde ciddi biçimde arttığının altını çiziyor. Gerçek bir değer üretmeyen bu sektördeki büyümeyle, eşitsizlik ve ulusal gelirde emeğin payının azalması arasında bir paralellik olduğunu kabul ediyor. Fakat ekonominin diğer sektörlerinden haraç kesip bunu tepedekilere dağıtan finans sektörünün bazı trendlerde etkili olmasına karşın, istihdamdaki kutuplaşma ve rutin işlerin elenmesinde etkili olmadığını düşünüyor. Ayrıca Ford (2018), finans sektörünün büyümesinde de bilişim teknolojilerinin rolü olduğunu hatırlatıyor.

Ford (2018), politika başlığı altında sendikalaşmanın ve devlet denetiminin azalmasını tartışıyor. 1950’lerde Amerikan özel sektöründe çalışanların üçte birinden fazlası sendikalıydı. 1970’lere kadar aslan payını alabilmelerinin en büyük nedeni pazarlık güçlerinin yüksek olmasıydı. Ford (2018), eşitsizliğin temel nedenini muhafazakar iş dünyasının saldırıları ve örgütlü emeğin zayıflatılmasıyla açıklayan tezleri ABD’ye özgü bir siyasi durum olarak görüyor ve eşitsizlik artışının yaşandığı diğer sanayileşmiş ülkelerden örnekler veriyor. İşçi örgütlenmelerinin güçlü olduğu Kanada gibi ülkelerde de imalat işleri azaldıkça sendika üyeliği azalıyor. Ford (2018), teknoloji ve politika arasında keskin bir ayrım yapmadan şu soruyu soruyor: “eğer bir ulus gelişen teknolojinin getirdiği yapısal değişikliklerin etkisini hafifletmek için siyasi adımlar atmakta yetersiz kalırsa, meseleye yol açan şey teknoloji midir, siyaset midir?”.

Ford (2018), küreselleşme, finans sektöründeki büyüme ve politika ile karşılaştırıldığında bilişim teknolojilerinin daha belirleyici bir faktör olduğunu iddia ediyor. Fakat şimdiye kadar olduğu gibi bilişim teknolojilerinin diğer faktörlerle iç içe olacağını da ekliyor.

Bilişim Teknolojileri Neden Farklı?

Ford (2018) bilişim teknolojilerini eşi ve benzeri olmayan yıkıcı bir kuvvet olarak tanımlarken öncelikle bilişim teknolojilerinin gelişim hızı üzerinde duruyor. Hız denilince ilk akla gelen Moore yasası oluyor. Intel şirketinin kurucularından Gordon Moore, 1965 yılında mikroişlemciler içindeki transistör sayısının her yıl iki katına çıkacağını öngörür, on yıl sonra ise bu öngörüsünü güncelleyerek transistör sayısının her iki yılda bir iki katına çıkacağını söyler. Doğal olarak bu durum sonsuza kadar etmeyecek ve 2025 yılı civarında bu yasanın geçerliliğini yitirmesi bekleniyor.

Bilgisayarların işlem gücünün yanında, bellek kapasiteleri ve fiber-optik kablolarla taşınacak bilgi miktarı da hızla artıyor. Ford (2018), Moore yasasının hüküm sürdüğü atomların diyarında inovasyonun daha hızlı cihazlar yapma, çıkardıkları ısıyı minimuma indirme veya en etkili biçimde dağıtma becerisine bağlı olduğunu belirtiyor. Algoritmalar, uygulamalı matematik ve bilgisayar mimarisinin belirleyici olduğu bitler diyarı ise sürtünmesiz bir ortam. Ama bazı durumlarda, bitlerde diyarındaki gelişmeler atomlar diyarının çok ötesine geçebiliyor. Berlin Zuse Üniversitesi’nden Martin Grörschel’in bir incelemesine göre 1982’de, karmaşık bir üretim planlama problemi 82 yılda çözülürken 2003’te bu süre 43 milyonda birine, 1 dakikaya inmiş. Ford (2018), bu sürede bilgisayar donanımlarının 1000 kat hızlandığından yola çıkarak 43000 katlık gelişimin algoritmalardan kaynaklandığını öne sürüyor.

Yüksek hızının yanında bilişim teknolojilerinin bir diğer önemli özelliği genel amaçlı bir teknolojiye dönüşmeleri. Gündelik hayatımız, işyerleri, kurumlar, sosyal ve finansal sistem bilişim teknolojilerine bağımlı hale geldi. Onsuz bir hayat düşünmek giderek zorlaşıyor. Bu bağlamda bilişim teknolojileri, 20. yüzyılda hayatımıza giren elektrikle karşılaştırılabilir. Ancak Ford’a (2018) göre bilişim teknolojileri elektrik gibi genel kullanımlı ve dönüştürücü bir teknoloji olmasına karşın elektriğin “iş hayatına, bütün ekonomiye, sosyal kurumlara ve bireysel hayatlara” etkisi çok daha fazladır. En önemlisi elektriğin etkisi çoğunlukla olumlu olmuştur ve hayat standartlarını yükseltmiştir. Fakat son yıllarda karşılaştığımız sorunlardan da görülebileceği gibi benzer bir olumlu tablo bilişim teknolojileri için pek mümkün görünmüyor.

Ford’a (2018) göre bunun nedeni bilişim teknolojilerinin zihinsel kabiliyetleri. Bilişim teknolojileri önceki teknolojilerden farklı olarak bir zeka içeriyor. Bu zekanın en önemli yanı “rutin, uzmanlaşmış ve öngörülebilir” görevleri giderek daha iyi yerine getirebilmeleri. Günümüzdeki bilgisayarların genel zekaları bir böcekten biraz daha iyi olsa da Ford’un (2018) yazdığı gibi “böcekler piste uçak indiremez, yemek rezervasyonu yapamaz, borsada alım-satın yapamazlar.” Sonraki bölümde göreceğimiz gibi bilgisayarlar bunlardan çok daha fazlasını yapıyorlar. İşbölümü sonucunda uzmanlığın artması işleri otomasyona daha hazır hale getiriyor.

Otomasyon Artıyor

Son birkaç ayda çıkan haberlere baktığımızda bile şirketlerin istihdam politikalarında, başrolün teknolojide olduğu gelişmelerle karşılaşıyoruz. Hukuk firmalarının sözleşme analizi yapmak ve dava stratejisi oluşturmak için gelişmiş bilgisayar programlarından yararlanıyorlar; yapay öğrenme algoritmaları radyologlarla yarışıyorlar; yapay zeka yazılımları, gazete haberi yazıyor ve bundan yararlanan çok sayıda haber sitesi var. Sürücüsüz araçların şoförleri işinden etmesi bekleniyor. Watsons’un Jeopardy! yarışmasındaki başarısından sonra sohbet robotlarının çağrı merkezlerinin ya da müşteri hizmetlerinin yerini alması için çalışılıyor.

Artık istihdamdaki yıkımı, insanların işini kaybetmesini ve iş olanaklarının daralmasını da daha net görebiliyoruz. Amazon, ödeme noktası olmayan Amazon Go dükkanlarını yaygınlaştırmaya çalışıyor. İlk Amazon Go dükkanı 2018 yılının başında açılmış ve şu anda faaliyet gösteren 18 Amazon Go dükkanı var. Amazon Go uygulaması yardımıyla bir dükkana giriyor, ihtiyaçlarınızı alıyor ve çıkıyorsunuz. Aldığınız ürünler daha sonra hesabınızdan düşüyor. Amazon Go’da sürücüsüz arabalardakine benzer teknolojilerden yararlanılıyor. Bir ürünün raftan alınması ve tekrar yerine konulması sanal alışveriş sepeti tarafından takip edilebiliyor. Amazon neden böyle bir işe giriştiğini açıklarken, önce kuyruksuz ve ödeme noktası olmayan bir alışveriş deneyimi yaratmak için neler yapabileceklerini sorguladıklarını söylüyor. “Bilgisayarla görme teknolojisinin sınırlarını müşterilerin istedikleri şeyi raftan alıp gidebilecekleri biçimde zorlayabilir miyiz?” diye sormuşlar ve Amazon Go böyle ortaya çıkmış (https://www.amazon.com/b?ie=UTF8&node=16008589011).

Silikon Vadisi’nde benzer çalışmalar içinde olan firmalar da var. McDonald’s da başka bir teknolojiyle araçlara yol üstü verilen yemek siparişlerinde müşteri taleplerini alan işçileri, sipariş alabilen yapay zekalı kiosklarla ile değiştirmeye çalışıyor (https://image.cnbcfm.com/api/v1/image/106120223-1568063945835gettyimages-1133268650.jpeg). Hatta McDonalds bununla da yetinmeyip Apprente adlı şirketi satın almaya karar verdi. 2017’de Silikon Vadisi’nde kurulan Apprente’nin geliştirdiği teknoloji, yapay zeka yardımıyla yol üstü yemek siparişlerini alıyor ve böylece hizmet sürelerini kısaltabiliyor. McDonald’s, bu teknolojiyi kiosklarda ve mobil uygulamalarda da kullanmayı planlıyor. Apprente’nin çalışanları McDonald’s bünyesinde faaliyet gösterecek McD Tech Labs adı verilen grubun ilk üyeleri olacak. Şirket, daha fazla mühendis ve veri bilimciyi işe alarak Silikon Vadisi’ndeki varlığını güçlendirmek istiyor (https://www.cnbc.com/2019/09/10/mcdonalds-acquires-ai-company-trying-to-automate-the-drive-thru.html).

İki yıl önce kurulan Bear Robotics’in geliştirdiği robotlar restoranlarda servis için kullanılıyor. Bear Robotics, yemek servisi endüstrisinin karşı karşıya olduğu ücret, işgücü arzı ve maliyet verimliliği baskısına bir çözüm getirmeyi hedeflediğini söylüyor. şirketin CEO’su John Ha, daha önce Intel ve Google’da çalışmış ve restoran işletmecisi bir aileden geliyor. Daha önce kendi restoranını açmış ve kapatmış ve (patron olarak) restoran işletmeciliğine aşina biri (https://techcrunch.com/2019/08/30/investors-are-joining-a-sizable-funding-round-for-bear-robotics-whose-robots-serve-food-to-restaurant-patrons/).

CNN’nin haberinde buğday ve patatesin on yıllardır mekanik olarak hasat edildiği hatırlatılıyor, ama kolay zedelenen ya da çok sert olan meyve ve sebzelerin otomasyona karşı direndiğine dikkat çekiliyor. Fakat son zamanlarda olgun meyvelerin yerini saptamak ve dikkatle hasat etmek için kamera ve yapay zeka teknolojileri kullanılıyor. Cambridge Üniversitesi’ndeki mühendisler tarafından geliştirilen Sebzebot (Vegebot), iceberg marul hasadında kullanılan ilk robot. İlk önce bir kamera marulu tarıyor ve binden fazla marul görselleriyle eğitilmiş yapay öğrenme algoritması marulun hasat için hazır olup olmadığına karar veriyor. İkinci kamera, marulun zarar görmeden toplanmasını sağlıyor. Algılayıcılar doğru pozisyonda olduğunu anlıyor ve temiz bir kesim elde etmek için basınçlı hava sapı yüksek bir kuvvetle bir bıçaktan geçiriyor. Sebzebot, yüksek bir başarı oranına sahip olmasına karşın insan toplayıcıyla karşılaştırıldığında daha yavaş. Araştırmacılar robotların daha hafif malzemelerle hızlandırılabileceğini düşünüyor. Tarımda kullanılan drone ve robotlar için 2018’de 2,5 milyar dolar olan küresel pazarın 2028’de 23 milyar dolara çıkması bekleniyor (https://edition.cnn.com/2019/09/04/business/robot-farmers/index.html).

Tüm bu gelişmeleri hayranlıkla (!) izlerken çok sayıda işin ortadan kalktığı hakkında çıkan haberlere de daha sık rastlıyoruz. Bir Amerikan çokuluslu finansal hizmetler şirketi olan Wells Fargo & Co ise önümüzdeki on yılda robotların ABD banka sektöründeki 200000 işi ortadan kaldıracağını tahmin ediyor. Bankacılık endüstrisi her yıl 150 milyar dolarlık teknoloji yatırımı yapıyor. Şirketin kıdemli analistlerinden Mike Mayo, bunun maliyetleri düşürdüğünü ve verimliliği artırdığını söylüyor. Teknolojik gelişmeler en çok bankalardaki idari bölümler, şubeler, çağrı merkezi ve genel merkezdeki işleri etkiliyor. Satış, danışmanlık ve reklam birimleri teknolojil gelişmelerden daha az etkileniyor. FED’in ekim ayında yayınlanan bir çalışması otomasyonun çalışanların ücretlerini de olumsuz etkilediğini gösteriyor. Çalışmada, otomasyon ve diğer teknolojilerin kullanımının son 20 yılda ücretlerde düşüşe neden olduğu belirtiliyor. Küresel olarak (çoğunlukla Avrupa’da olmak üzere) 60000 bankacılık işi ortadan kalkmış (https://www.bloomberg.com/news/articles/2019-10-02/robots-to-cut-200-000-u-s-bank-jobs-in-next-decade-study-says).

McKinsey’in ekim ayında yayınlanan raporunda 2030’a kadar otomasyonun yüzbinlerce Afrika kökenli Amerikalı’yı işinden edeceği ve ırksal eşitsizliğin artacağı belirtiliyor. Otomasyondan en çok etkilenen de 18-35 yaşları arasında, yüksek okul mezunu olmayan genç erkekler olacak. Bunun en önemli nedenlerinden biri Afrika kökenli Amerikalar arasında kamyon şoförlüğü, yemek servisi çalışanlığı ve büro memurluğu gibi otomasyondan etkilenmesi en muhtemel olan destek hizmetlerinin yaygın olması. Afrika kökenli Amerikalı kadınlar ise zaten evde sağlık bakımı, hemşire yardımcılığı ve kişisel bakım desteği pozisyonlarında çalıştıklarından ve bu pozisyonlar gelecekte daha popüler olacağından erkeklere göre daha avantajlılar. Rapora göre kamu ve özel sektör, otomasyon riskine karşı farkındalığı artıracak hedefli programlar geliştirmeli. Ayrıca her iki sektörün, Afrika kökenli Amerikalılar’a yüksek öğretim fırsatı sağlayan ve daha yüksek maaşlı işlere geçişlerini sağlayabilecek fırsatlar sunmasının önemine değinilmiş (https://www.mckinsey.com/featured-insights/future-of-work/the-future-of-work-in-black-america).

En çok risk altında olan işler öngörülebilir ortamlarda tekrarlayan fiziksel görevler içerenler. İnsanların yönetimini, yaratıcı düşünceyi ve sosyal etkileşimi gerektiren işlerin otomasyona dahil edilmesi ise daha zor. Fakat yine de temkinli olmak gerekiyor. Yaratıcı düşüncenin ne olduğu da tartışılabilir. Örneğin, Myntra adlı e-ticaret sitesi, çok satan T-shirtlerinden birini önce tasarımları inceleyerek yenilerini icat eden bir algoritma tarafından tasarlandığını duyurdu (https://theweek.com/articles/866339/lose-job-robot).

Otomasyonun bir sınırı var mı?

Önceki bölümdeki haberlerden görüldüğü gibi YZ ve robotların çeşitli mucizeleri var. İnsanların yerini alan makineler hakkında çok sayıda haber yayımlanıyor. Ama şöyle bir habere rastlayamıyoruz: “Robotlar sayesinde insanlar artık haftada 15 saat çalışacak.” YZ ve robotların güzel bir gelecek getireceğine dair mitsel anlatılar var ama işgününün kısalabileceğine dair herhangi bir işaret yok.

Narin (2017), Tarihsel ve Güncel Bir Çözümleme Denemesi: Marx ve Makine başlıklı yazısında işgününün neden kısalamayacağını ayrıntılı bir şekilde açıklıyor ve makineleşmenin arkasındaki nedeni tartışıyor. Bu tartışmanın, günümüz açısından da önemli olduğunu düşünüyorum. Ama bu tartışmaya geçmeden önce kısaca Marx’ın artı değer kavramı üzerinde durmakta yarar var.

Sadun Aren, 100 Soruda Ekonomi kitabında artı değeri kısaca şöyle açıklıyor:

Varsayalım ki ücretin değeri 2 saatlik emektir ve işçiler bu ücret karşılığında 8 saat çalışabilmektedir. Bu durumda işçiler işgününün ilk 2 saatinde ücretlerini çıkaracak, yani kendileri için çalışacaklar, geri kalan 6 saatte de sadece patronları için çalışmış olacaklardır. İşte bu 6 saat içinde işçilerin yaratmış oldukları değere artı değer diyoruz.

Bu artı değer, işçinin emek gücünü satın alan patronun olur. Yukarıdaki örnekte sömürü oranı 3’tür (6 / 2). Patron, farklı yöntemlerle sömürü oranını artırabilir. En basiti, ücreti artırmadan çalışma saatlerini artırmaktır. İşçiler ücretleri artırılmadan günde 10 saat çalışmaya başladıklarında sömürü oranı 4 olur. Ya da patron, yeni işçi almanın daha masraflı olacağını hesaba katarak karşılığı ödenmiş fazla mesailerle sömürü oranını artırabilir. Bunun sonucunda sömürü 7/2,1 olabilir. Patron yeni işçi almak yerine işçileri fazla mesaiye zorladığında bunun için bir ödeme yapsa bile yeni işçi için gerekli masraflardan (sosyal sigorta primi, çocuk zammı, ücretli izin vb) kısmış olacaktır. Üçüncü yöntem ise, emeğin yoğunluğunu artırmaktır. Akan şerit ve hızlı çalışmaya özendiren primlerle işçinin çalışma temposu hızlandırılır. Örneğin bu durumda işçi daha hızlı çalışarak 2 saatte yaptığı işi bir saatte yaparsa ve ücreti değişmezse sömürü oranı 7/1 olacaktır. Bizim konumuz açısında önemli olansa dördüncü yöntemdir: Bilim ve teknolojideki gelişmeler yardımıyla emeğin verimliliğini artırmak. Böylece işçi aynı yoğunluk ve zaman süresi içinde çalışsa bile daha fazla üretim yapacaktır. Üçüncü yöntemde olduğu gibi iki saatte yaptığı işi bir saatte yaptığında ve ücreti değişmediğinde sömürü oranı yine 7 olacaktır.

Narin’in (2017) üzerinde durduğu gibi makineleşmenin temel hedefi daha fazla artı değere el koyabilmektir, “Sermaye, mübadele değeri ya da emek süresini artırmak değil, artı değer ile artı emek süresini artırmak peşindedir. Temel amacı budur.” (s. 264).

Üretimde kullanılan ve daha önce üretilmiş bütün maddi mallar, binalar, alet ve makineler, hammaddeler değişmeyen sermaye olarak adlandırılır. Değişmeyen sermayenin değeri, üretilen mallara geçer ama bir artı değer yaratmaz. İşgücü, değişen sermayedir ve üretilen mallara kendi değerinden fazla bir değer katar. Sermayenin organik bileşimi ise

Değişmeyen Sermaye / (Değişmeyen Sermaye + Değişen Sermaye)

biçiminde formüle edilir. Makineleşme, sermayenin organik bileşimini büyüterek kar oranlarının düşme eğilimini artırır:

Sermaye, artı değer üretimine dayandığı için, bunun kaynağı olan canlı emeği tümüyle üretimden çıkartamaz. Böylelikle makineleşmenin sınırının da kapitalist üretimin kendi içinde yattığını görüyoruz. Tam otomasyon ya da tümüyle makineleşme, kapitalist üretim ve özel mülkiyet ve sınıflar ortadan kalkmadıkça olanaklı değildir. Sermayeye dayalı üretim bunun önündeki engelin kendisidir, çünkü artı değeri canlı emek üretmektedir (age, s.282).

Geleceğe bir de tüketim açısından bakalım. Herkesi iyi bir geleceğin beklemediğini tahmin edebiliyoruz. Ayrıcalıklı bir sınıf daha da zenginleşecek, insanlar işlerini kaybedecekler ya işsiz kalacaklar ya da geçmişteki orta sınıf işlerinden daha düşük ve güvencesiz işlere razı gelecekler. Bu senaryonun gerçekleştiğini, işçilerin yerini makinelerin aldığını varsayalım. Ekonominin sürekliliği için üretilen malların satılması ve insanların bunları alacak paraya sahip olması gerekiyor. İşçinin yerini alışveriş yapmayan makineler aldığında süreklilik nasıl sağlanacak?

Bu sorudan yola çıkarak otomasyon sürecinin sonuna kadar götürülmeyeceği düşünülebilir. Fakat zenginlerin toplam harcamadaki payı 1992’de %5’ken, 2012’de %38’e çıkmış. En düşük gelirli %80’in harcaması %47’den %39’a düşmüş. Amerika’nın zenginler yönetimine dönüştüğünü dikkate alan borsa analistleri müşterilerinde orta sınıfı hedefleyen şirketlerin hisselerinden uzak durmaları öğüdünü veriyorlar. Nitekim ABD’de orta kesimi hedef alan şirketler sabit ve düşen gelirlerle uğraşırken, en üst kesimi hedefleyen şirketler büyüyorlar (Ford, 2018).

Sanki Afrikalılar, Latin Amerikalılar, Orta Doğulular vs.’den sonra kendi vatandaşlarını da gözden çıkarmışlar gibi… Amerikan filmlerinde gördüğümüz, toplumun büyük bir kısmının sistemden dışlandığı, süper zenginlerin kendilerini yüksek korunaklı özel sitelerine kapattığı bir toplumsal yapıya doğru mu sürükleniyoruz?

Bu bağlamda, gündeme gelen çözüm önerilerinden biri temel gelir ödemesi. Temel gelir ödemesi, çalışıp çalışmadığına bakılmaksızın bir ülkede yaşayan tüm vatandaşlara eşit bir ödeme yapılmasını ve böylece ekonomiyi canlandırmayı hedefliyor. ABD’de Demokratlar’ın başkan adaylarından biri olan Andrew Yang (https://www.cbsnews.com/news/worker-pay-is-stagnant-economists-blame-robots/) seçim çalışmasını temel gelir ödemesi ekseninde yürütüyor. Mark Zuckerberg ve Elon Musk da temel gelir ödemesi fikrini destekliyor. Farklı kutupların nasıl aynı çözüm önerisinde birleştiğini Kozanoğlu (2018) açıklıyor.

Sağcılar, insanlar asgari bir gelir düzeyine kavuşursa kamunun yükümlülüklerinden kurtulabileceğini düşünerek temel gelir ödemesini destekliyorlar. Solcular ise temel gelir ödemesini, yoksulluğa karşı bir mücadele aracı olarak ele alıyorlar. Ama temel gelir ödemesinin, sosyal programların yerine ikame edilmesine karşı çıkıyorlar. Bu nedenle, temel gelir ödemesi yerine konut, gıda, ulaşım, eğitim, iletişim ve sağlığın tüm yurttaşlara eşit ve parasız olduğu Evrensel Temel Hizmetler düşüncesini savunanlar var.

Kozanoğlu’nun (2018), Guy Standing’ten aktardığı gibi temel gelirin bir çok cazip yönü var:

  • Zahmetli, sıkıcı, düşük ücretli işleri reddetme özgürlüğü
  • Hoşlandığımız düşük kazançlı bir işi sürdürme özgürlüğü
  • Düşük gelirli bir işi sürdürme özgürlüğü
  • Uzun saatler çalışmak zorunda kalınsa gerçekleştirilemeyecek bir akraba ya da yakına bakma özgürlüğü
  • Yaratıcı işler yapma özgürlüğü
  • Arada bir tembellik yapma özgürlüğü
  • Çocuk sahibi olma özgürlüğü

Temel gelir ödemesi bir çözüm olabilir mi? En iyi ihtimalle belki sosyal patlamaları önler, insanların maddi yaşamlarını devam ettirebilmelerine yardımcı olur. Ama Kurt Vonnegut, Otomatik Piyano’da, çalışmanın maddi yaşamı devam ettirebilmek için bir ücret elde etmenin çok daha ötesinde bir anlama sahip olduğunu başarılı bir biçimde anlatıyor. Tahsin Yücel’in Gökdelen’inde yoksullar yılkı insanları haline geliyordu. Otomatik Piyano’daki yoksunluk maddiden çok manevi. Temel gelir ödemesi, Maslow’un piramidinin sadece en altını güvenceye alabilir. İnsan ihtiyaçlarının karşılanabilmesi için piramidin en altı gerekli ama yeterli değil.

Çözümün ne olduğunu bilmiyorum. Yazıda bahsettiğim üç romanda (Bildirge, Seçilmiş Kişi ve Otomatik Piyano), ütopya distopyaya dönüşüyor ama çoğunluk ütopyayı fazlasıyla içselleştirdiğinden bu dönüşümü fark edemiyor. Ancak her üç romanda da, şartlar ne olursa olsun, azınlık da olsalar, umut edebilenler, isyan edenler ve çemberin dışına çıkmayı başaranlar hep var.

Kaynaklar

Ford, M. (2018). Robotların Yükselişi: Yapay Zekâ ve İşsiz Bir Gelecek Tehlikesi,(çev. Cem Duran). Kronik Kitap, İstanbul.

Kozanoğlu, H. (2018). 50 Soruda Teknolojik Gelişmeler ve Hayatımız, Altınbaş Üniversitesi.

Narin, Ö. (2017). Tarihsel ve Güncel Bir Çözümleme Denemesi: Marx ve Makine, Grundrisse’den Kapital’e Patikalar içinde (s. 241-391). SAV (Sosyal Araştırmalar Vakfı)