Alan Turing (*)

Bilişim Dergisi’nin Eylül 2012 sayısında, BMO (Bilgisayar Mühendisleri Odası) Kurucu Yönetim Kurulu ile yapılan bir röportaj yer almaktaydı. BMO Kurucu Yönetim Kurulu’na yöneltilen sorulardan birinde, Matt Mullenweg, Mark Zuckerberg, Bill Gates ve Steve Wozniak bilgisayar dünyasının kurucuları olarak nitelendiriliyordu. Bu kişileri, bilgisayar dünyasının kurucuları olarak nitelendirmek, (özellikle Gates ve Wozniak için) popüler kültürde oldukça yaygın olsa da Bilişim Dergisi’ne hiç yakışmamıştı. Soruya verilen yanıtta bu uygunsuz ifadeye dikkat çekiliyor, söz konusu kişileri “bilgisayar piyasasının kurucuları ve sahipleri” olarak tanımlamanın daha uygun olacağı belirtiliyor ve bilgisayarın çok sayıda bilimcinin ve mühendisin kolektif çabasının bir ürünü olduğu vurgulanıyordu.

Bugün telgrafı Samuel F. B. Morse ile, telefonu Alexander Graham Bell ile ve radyoyu Guglielmo Marconi ile özdeşleştiriyoruz. Oysa bilgisayar gibi bu icatlar ve daha bir çoğu, tek bir kişiye ait değil. Bu icatların öncesinde birikmiş bit toplumsal emek var ve adları pek bilinmese de bir birinden habersiz kişilerin aynı dönemde paralel olarak gerçekleştirdiği icatlar söz konusu.

Joseph Marie Jacquard, Charles Babbage, Ada Lovelace, John Atanasoff, Konrad Zuse, John von Neumann ve Alan Turing… Her biri bilgisayarın oluşumunda önemli katkıları olmuş bilimciler. Fakat her şeye karşın, soyutla somut, geçmişle gelecek arasında bir köprü olan Alan Turing’i ayrı bir yere koymak gerekiyor. Turing, başını Leibniz’in çektiği 17. yüzyıl matematikçileri ile 1940lı yıllarda başta Von Neumann olmak üzere ilk modern bilgisayarları yapan bilimciler ve mühendisler arasında bir köprü oldu. 42 yıllık kısa yaşamına çok şey sığdırdı. Bilgisayar biliminin temellerini attı, 2. Dünya Savaşı’nda Nazi şifrelerini çözdü, yapay zeka ile ilgilendi, biyolojik örüntülerin oluşumu üzerine çalıştı.

Alan Mathison Turing, 23 Haziran 1912 tarihinde Londra’da doğdu. İlk çocukluk yıllarını, Hindistan’da olan anne ve babasından uzakta, kendisinden beş yaş büyük olan ağabeyi ile beraber geçirdi. Okula gitmeden kendi kendine okumayı öğrendi ve altı yaşında gittiği gündüz okulunda matematiğe olan yatkınlığı ile öğretmenlerinin dikkatini çekti. Ancak hem okulda hem de evde ilk çocukluk yıllarında bile kendisini belirli kurallara hapsetmek isteyenlere karşı kararlı bir tutum takındı.

Turing, 1922’de 9-11 yaşındaki çocukların gittiği ve müfredatın Genel Giriş Sınavı’ndaki sorulara göre oluşturulduğu Hazelhurst’a başladı. Tembel bir öğrenci olduğu söylenemezdi. Fakat, belirli bir amaca yönelik hazırlanmış müfredat Turing’in araştırmacı kişiliğine uygun değildi. Buna rağmen, zorunluluğu fark ederek sınavlarını başarıyla geçti ve Sherborne’da okumaya hak kazandı. Sherborne, iyi bir okul olmasına rağmen burada verilen eğitim de Turing’in eğilimlerine uymuyordu. Yunanca ve Latince ağırlıklı klasik bir eğitim verilmekteydi. İngilizce’de sınıfının en kötüsüydü, Latince’de sondan ikinciydi.

Fakat Sheborne yönetiminin öğrencileri için gereksiz gördüğü konularda Turing’in dehası kendini belli ediyordu. Matematikte çeşitli formüller oluşturuyor, kimyadaki başarısıyla öğretmenlerinin ilgisini çekiyordu.

Hakkındaki raporlarda, asosyal bir çocuk olarak nitelendiriliyor, el yazısının özensizliğinden şikayet ediliyor ve kimi zaman göze çarpan deha pırıltılarına rağmen yöntemsiz olmakla eleştiriliyordu. Örneğin özellikle matematikte, Turing’den ispatları adım adım yapması beklenirken, Turing buna uymuyordu. Okul müdürüne göre Turing’in yaklaşımı temelden önce evin çatısını yapmaya benziyordu.

Bu dönemde, Turing’in Cristopher Morcom ile tanışması hayatının önemli dönüm noktalarından biri oldu. Turing, kendisiyle aynı konulara ilgi duyan bir arkadaş bulmuştu. Birlikte bilimsel deneyler yapıyorlar ve bilim dünyasındaki problemleri tartışıyorlardı.

Ancak Morcom’un 13 Şubat 1930’da tüberkülozdan ölmesi Turing’i derinden sarstı. Bir daha hiç kimseyle Morcom’la olduğu kadar yakın olamayacaktı. Turing, Morcom’un ölümünden sonra yazdığı bir yazıda düşüncenin doğası üzerine yoğunlaşıyor, ruh ve onun donanımı olarak gördüğü beyin ile ilişkisini sorguluyordu.

Hayat devam ediyordu. Morcom’la ortak düşlerini gerçekleştirmek için daha çok çalışması gerekiyordu. 1931 yılında girdiği sınavlar sonrasında, Cambridge Üniversitesi’nde yer alan Kraliyet Koleji’ne girmeye hak kazandı.

Bu okul bünyesinde çok sayıda ünlü bilimciyi, özellikle de matematikçiyi barındırmaktaydı. Bertrand Russell, Max M. H. Newman, Maynard Keynes… Daha sonra bu ünlü bilimcilere, Almanya’dan ve İtalya’dan kaçan bilimciler de eklendi. Turing için eşsiz bir ortamdı. Fakat yine sessiz ve çekingendi. Matematik veya fen bilimleri dışındaki konular Turing’in ilgisini çekmiyordu. Buna karşın, Kraliyet Koleji’nin politik atmosferi Turing’i de etkilemişti. 1933 yılında annesine yazdığı bir mektupta, Rusya’ya gitmeyi düşündüğünü ve Savaş Karşıtı Konsey’e katıldığını yazıyordu. Savaş Karşıtı Konsey, hükumetin savaşa girmeye niyetlenmesi durumunda savaş gereçleri ve kimyasal maddeler üreten işçiler arasında grevler örgütlemeyi planlıyordu.

Turing, Rusya’ya gitmedi. Fakat daha sonra göreceğimiz gibi, faşizme karşı savaşta tarihi bir rol üstlendi.

Turing’in Kraliyet Koleji’ndeki öğrenim hayatı pek iyi başlamadı. Hazelhurst’ta ve Sherborne’da olduğu gibi sadece ilgisini çeken daha ileri düzey konularla ilgilendiğinden ilk sınavlarında başarısız oldu. Fakat bu sefer kısa sürede kendini toparladı. Kolejdeki ikinci yılında, teorem ispatlarındaki ve problem çözümlerindeki orijinal yaklaşımıyla John Maynard Keynes’in ve George Hardy’nin ilgisini çekti. Keynes, Turing’in yüksek eğitim bursunu almasına yardımcı oldu. Hiçbir yükümlülüğü olmayacaktı, ne ders verecekti ne de laboratuvar asistanlığı yapacaktı. Kendisinden beklenen sadece istediği bir konu üzerine çalışmasıydı. Çalışma alanı olarak matematiksel mantığı seçti.

Matematiksel mantık, o zamanlar matematiğin yeni yeni oluşan bir dalıydı. 17. yüzyılda, Isaac Newton ve Gottfried von Leibniz tarafından temelleri atılan calculus (analiz), cebirin ve geometrinin aksine sabit ilişkilerle değil, değişimle ve sonsuz küçüklüklerle ilgileniyordu. Calculus, fen bilimlerinde ve mühendislikte bir çok yeniliğin de önünü açtı; sanayi devrimi calculus üzerinde yükseldi. Matematiksel mantığın ilgi alanı ise matematiğin kendisiydi. 1930larda fizikçilerin kuantum teorisiyle fiziğin kendisinin sınırlarını sorguladıkları gibi matematikçiler aynı sorgulamayı matematiksel mantık ile yapıyorlardı. Matematiksel mantık, kümelerle, biçimsel sistemlerin inşası, değerlendirilmesi ve bu sistemlerle nelerin ispatlanabileceği ile ilgileniyordu. En baştaki soru, hesaplamanın (İngilizce’deki calculate değil, computer kelimesinin kökeni olan compute) ne olduğu idi. Bazı problemler kolayca hesaplanabilmekteydi, örneğin milyonlarca sayıyı büyükten küçüğe sıralamak kolay bir hesaplamaydı. Fakat, bir okuldaki ders programlarının hazırlanması, dersliklerin ve öğretmenlerin programa göre dağıtılması, bunu yaparken de bazı sınırlamaların gözetilmesi (örneğin, A adlı matematik öğretmeni, matematik derslerinin sabahları 3. ve 4. saatte olmasını tercih ediyor) zor bir hesaplamaydı. Peki bir hesaplamayı kolay ya da zor yapan neydi? Her problem hesaplanabilir miydi? Bir problemin, hesaplanabilir olduğuna nasıl karar verilebilirdi? Kısacası, modern anlamda bir computer (bilgisayar) yokken mantıksal matematikçiler compute kavramını tartışıyorlardı. Bu aynı zamanda, bilgisayar daha icat olmadan bilgisayarın sınırlılıklarının da araştırılmasıydı.

1910 yılında, matematikçi oldukları kadar filozof da olan Bertrand Russell ve Alfred North Whitehead, Principia Mathematica’nın birinci cildinde kapsamlı ve tutarlı bir matematiksel mantık yaratmaya giriştiler. Ancak matematiğin tutarlı ve çelişki içermediğini gösterme amaçlı bu uğraş Gödel’in 1931 yılındaki makalesiyle alt üst oldu. Gödel makalesinde kararsızlık (Undecidability) ilkesi ile bir belitsel sistemin kendi kendinin tutarlılığını gösteremeyeceğini, eksiklik (Incompleteness) ilkesi ile de bir belitsel sistem içerisinde ispatlanamayacak doğru ifadeler olduğunu söylüyordu.

Turing, matematiğin alt üst olduğu bir dönemde ve ünlü matematikçilerin yoğun olduğu bir yerde öğrenimine başlamıştı. 20. yy’ın önemli filozoflarından Ludwig Wittgenstein’in fikirleriyle tanışması da bu döneme rastlar. Wittgenstein, mantıksal matematikçilerinkine benzer soruların yanıtlarını dil alanında arıyordu. Matematikçiler, hangi problemlerin çözülebilir olduğunu araştırırken Wittgenstein’ın temsilcisi olduğu analitik filozoflar hangi tür soruların sorulmasının faydalı olabileceğini belirlemeye çalışmaktaydılar. Turing, Wittgenstein’ın dersine katılan tek matematikçiydi. Derste kendi alanının tek temsilcisi olması zaman zaman matematiği Wittgenstein’e karşı savunma sorumluluğunu da getiriyordu. Bir derste Wittgenstein, insanların neden matematikteki çelişkilerden korktuğunu sorguladığında Turing’in buna yanıtı şöyle olmuştu:

İçerisinde gizli bir çelişki olup olmadığından emin olmadıkça calculus’u uygulama konusunda emin olamazsınız…

Herhangi bir çelişki içermeyen köprünün çöküp çökmeyeceğini bilmezsiniz, ancak çelişkiler içeriyorsa işlerin bir noktada ters gideceği neredeyse kesindir.

Turing’in 1935 yılında Max Newman’dan aldığı derste duyduğu Hilbert’in Karar Verme Problemi (Entscheidungsproblem), yalnız kendisinin değil tüm dünyanın kaderini değiştirecekti: İyi tanımlanmış matematiksel bir savın ispatlanabilirliğini belirleyebilecek mekaniksel (step-by-step) bir sistem var mıdır?

Turing, bu problemi basitleştirip hesaplanabilirlik (computability) başlığı altında inceledi. Bir problemin çözümü için verilen bir algoritma ya da mekaniksel bir metotla prosedürün girilen tüm geçerli sayılar için çalıştığı gösterilebilir mi? Veriler ne olursa olsun, makine bir sonuca varmalıydı. Turing bu yaklaşımıyla, Hilbert’in sorusuna sembolik bir düzeyde yaklaşan diğer matematikçilerden ayrılıyordu. Problemi önce hesaplanabilirlik biçiminde ele aldı. Sonra da bunu somutlayacak, basit işlemlerden oluşan, Turing Makinesi olarak bilinen mekanik bir yöntem oluşturdu.

Turing Makinesi, adının ilk çağrıştırdığının tersine, fiziksel değil kavramsal bir makineydi. Bir diğer deyişle, bilgisayarın donanımsal kısmına değil, yazılımsal kısmına işaret ediyordu. Turing Makinesi, aşağıdaki gibi sonsuz uzunlukta bir kağıt rulosu ve bu kağıdın üzerindeki kareleri okuyup değerlendiren bir tarayıcı içeriyordu:

Turing Makinesi
Turing Makinesi

Tarayıcı aşağıdaki işlemleri yapabiliyordu:

  • Yürürlükteki karenin üzerine kullandığı semboller kümesinden birini yazılması.
  • Yürürlükteki karenin içeriğinin boşaltılması.
  • Bir soldaki ya da sağdaki kareye geçilmesi.
  • O anki durumun ya da yapılan son işlemin sonucun bir yazmaca yazılması.

Turing Makinesi’nin bir diğer bileşeni ise, belirli bir durumda herhangi bir sembol okunduğunda hangi işlemin yapılacağını ve sonucunu gösteren komut tablosuydu.

Örnek (bkz. http://www-gti.det.uvigo.es/~jrial/Proyectos/INEIT-MUCOM/Turing/MaqTur.htm#ex1):

Birlik sayı sisteminde bir toplama işlemi yapalım. Birlik sayı sistemine göre:

5=11111

2=11

Sayılar birbirlerinden aşağıdaki gibi 0 ile ayrılıyor:

…000011011111000…

Her bir karakter aşağıdaki gibi sonsuz bir rulo kağıdında yer alıyor:

 

0 0 0 0 1 1 0 1 1 1 1 1 0 0 0 0 0

Komut tablomuz, algoritmamız ya da mekaniksel yöntemimiz de aşağıdaki gibi:

Okunan Okunan
Durum 0 1
A 0,A,> 0,B,>
B 1, dur 1,B,>

İşleme A durumunda başlayacağız. Bu komut satırına göre,

A durumundaysak ve 0 okursak: 0 yazılacak, yine A durumunda kalınacak ve bir sağa gidilecek.

A durumundaysak ve 1 okursak: 0 yazılacak, B durumuna geçilecek ve bir sağa gidilecek.

B durumundaysak ve 0 okursak: 1 yazılıp, işlem sonlandırılacak.

B durumundaysak ve 1 okursak: 1 yazılacak, B durumunda kalınacak ve sağa gidilecek.

Buna göre sonuç aşağıdaki gibi 7 olacak:

0 0 0 0 0 1 1 1 1 1 1 1 0 0 0 0 0

Böylece Turing, modern bilgisayarın yazılım kısmını yapmış oluyordu. Turing, bu kavramsal makinenin hesaplanabilir her şeyi hesaplayabileceğini gösterdi. Bazı programlar çok kısa sürede hesaplanabilirken bazılarının hesaplanması günler, aylar, hatta yıllar alabilirdi. Ama bu, programları daha hızlı çalıştıracak donanımların yapılması başka bir alanın sorunuydu. Turing için şu an önemli olan hesaplanabilirliğin kendisiydi.

Turing, Hilbert’in problemini çözmüştü. Ama mantıksal matematik alanının önemli isimlerinden Alonzo Church de Turing bu çözümünü yayınlamadan önce sembolik bir yaklaşımla bu problemi çözmüş ve yayınlamıştı. Newman, Church’e bir mektup yazdı. Ondan Turing’in Princeton’a kabulünde ve doktora çalışmalarında yardımını istedi. Church, bu isteği geri çevirmedi ve makalesinin yayınında da Turing’e yardımcı oldu. Normal şartlar altında, sonuçlarını ilk yayınlayan tarihe geçer. Fakat Turing’in Karar Verme Problemi’ne getirdiği çözüm öylesine olağanüstüydü ki Karar Verme Problemi’nin çözümü literatüre, Church-Turing Tezi olarak geçti.

Turing, Princeton’da sayılabilirlik konusundaki çalışmalarını geliştirdi ve 1938 yılında doktorasını başarıyla tamamladı. Burada bilim dünyasının birçok önemli ismiyle de tanıştı. Ancak Amerikan kültürü Turing’e çok yabancıydı, İngiltere’ye geri dönmek istiyordu. Von Neumann onu bu kararından vazgeçirmek için yanında asistanlık önerdi. Ama kabul etmeyerek 1938 yılında Cambridge’e döndü.

1 Eylül 1939 yılında, Almanya, Polonya’yı işgal etti. Çok taraflı savunma anlaşmalarına göre bu durum İngiltere ve Fransa için de savaş demekti. Savaş ilanından birkaç gün sonra, matematikçilerden, dil uzmanlarından ve örüntü tanıma konusunda yetenekli olduğu düşünülen satranç ustalarından oluşan bir grup uzman Bletchley Park’ta toplanmaya başladı. Bu uzmanlardan, Alman şifrelerini kırmaları bekleniyordu. 1938 Eylül’ünden beri İngiliz kod kırma örgütünde yarı zamanlı çalışan ve Enigma adlı şifre makinesinin kripto analizi üzerine yoğunlaşan Turing, bu grubun en önemli isimlerinden biriydi.

Atlantik’teki savaşın kazanılması için Alman şifrelerinin kırılması gerekiyordu. Kuşatma altındaki İngiltere’ye Atlantik üzerinden yakıt, gıda, sağlık ve cephanelik yardımı yapılıyordu. Almanlar da bu yardımın İngiltere’ye ulaşmasını engellemek için saldırılar düzenliyordu. Böylece, destek alamayan İngiltere’nin direnci çökecekti. Almanlar’ın bu saldırılarına karşı koyabilmek için en etkin yol Almanlar’ın Enigma adlı şifre makinesi üzerinden gerçekleşen iletişiminin çözümlenmesiydi. Ayrıca bu şifrelerin kırılması, zamana karşı bir işlemdi.

Turing, matematik bilgisini bu sefer Nazi şifrelerini kırmak için kullandı. Turing’in savaş süresince beş önemli katkısı oldu:

  • İlk şifre kırma makinelerinde olan Bombe adlı makineyi tasarladı.
  • Alman donanması tarafından kullanılan bildirim prosedürünü tespit etti
  • Bombe’un daha verimli kullanımı için Banburismus adlı kriptoanaliz sürecini geliştirdi.
  • Naziler’in kullandığı Lorenz şifrelerinin kırılmasına katkıda bulundu.
  • Delilah kod adlı, ses şifreleme aracını geliştirdi.

Savaş sona erdiğinde Turing, Britanya İmparatorluğu Nişanı ile ödüllendirildi. Savaş sonrası, Cambridge’e geri dönüp hayatına kaldığı yerden devam edebilirdi. Ama Turing’in aklı, elektronik makinelerdeydi. Cambridge’e, matematik kariyerine, geri dönmesi durumunda yeterli desteği alamayacaktı. Bu nedenle, tercihini Ulusal Fizik Laboratuvarı’ndan (National Physical Laboratory – NPL) yana kullandı. NPL, akademik bir kurum olmayıp son teknolojiler üzerine çalışan bir enstitüydü. NPL ilk başta ülkenin en başarılı elektronik mühendislerinin radar ve bilgisayar teknolojileri üzerine çalıştıkları bir yerdi. Daha sonra sayısal hesaplamanın teorisi ve gerçekleştirimi üzerine çalışan matematikçiler de NPL’ye katıldı. Turing’in katıldığı matematik biriminin amacı hızlı hesaplamalar için gerekli elektronik cihazların geliştirilmesiydi. Ancak, Amerikalılar, 1946 yılına kadar gizli yürüttükleri ENIAC adlı bilgisayarı kamuoyu ile paylaştıklarında NPL’nin geç kaldığı anlaşıldı. ENIAC’ın en büyük özelliği, daha önceki elektronik cihazların aksine sadece belirli bir konuda (örneğin sadece şifre kırmada) hesaplama yapmayıp, farklı amaçlar için de yeniden programlanabilmesiydi.

Fakat ENIAC’ın ilk versiyonlarının programlanması kolay değildi. Turing’in bunu aşmak için önerileri vardı. NPL’nin matematik biriminin başkanı olan John R. Wormersley, Turing’e sıfırdan bir bilgisayar yapma fırsatı sundu. Turing, Otomatik Hesaplama Motoru (Automatic Computing Engine – ACE) adını verdiği bilgisayarının genel bir tasarımını 1946 yılının Şubat ayında yayınladı. Turing, makalesinde bilgisayarların işlemlerini nasıl hızlandırılabileceğini tartışıyor ve asıl dikkat edilmesi gerekenin bilgisayarın hafızası olduğunu belirtiyordu.

Turing’in asıl odaklandığı alan ise komut setinin hazırlanmasıydı. ENIAC’ın tasarımcıları, onluk düzeni tercih etmişti. Turing ise ikilik düzenin daha uygun olduğu görüşündeydi. Ayrıca, karmaşık donanımlar yerine basit komutlardan oluşan sınırlı bir komut setini tercih ediyordu. Dolayısıyla, donanımsal karmaşıklığı yazılıma ağırlık vererek aşmayı istiyordu. Böylece ilk makine dilini de tasarlamış oluyordu.

Fakat, yöneticilik Turing’e göre değildi. Bir süre sonra, kırtasiye işleri ve sık toplantılar Turing’i bunaltmaya başladı. NPL yönetimi de Turing’in huysuzluğundan ve takım çalışmasına ayak uyduramamasından şikayetçiydi. 1947 yılında projeden ayrıldı ve Kraliyet Koleji’ne geri döndü. 1948 yılının ortalarında, Manchester Üniversitesi’nden resmi adı Küçük Ölçekli Deneysel Makine (Small Scale Experimental Machine -SSEM) olan, Bebek kod adlı projeden bir davet aldı. Proje, verilerin saklanması ve işlenmesi konusunda önemli yenilikler içeriyordu. Turing, projenin sonlarına doğru katıldığından sadece yazılımsal katkılar yaptı.

1950lere gelindiğinde Turing, bilgisayarların pratik geliştirim süreçlerine ilgisini tamamen kaybetmişti. Kendisinin de belirttiği gibi ACE üzerine çalışırken bile asıl ilgi alanı bilgisayarın pratik amaçlar için kullanımından çok insan beyninin bir modelinin oluşturulup oluşturulamayacağıydı. Yazının başında da belirtildiği gibi, Turing, Morcom’un ölümünden sonra insan zihninin doğası ve donanımıyla (beyniyle) ilişkisi üzerine kafa yormaktaydı. Ve yine en başa gelmişti… Ama bu sefer soru sahibi, bir lise öğrencisi değil, bir bilimciydi.

Bilgisayarlar, insanlar gibi düşünebilir mi? Bilgisayarlar, insanlar gibi bir zekaya sahip olabilirler mi?

Bu sorulara yanıt verebilmek için, önce zekanın bir tanımını yapmak gerekiyordu. İlk başlarda, satranç oynayan bir bilgisayar, yapay zekayı göstermek için anlamlı olabiliyordu. Satrançtaki olasılıklar sınırlıydı, 1050 olası pozisyon vardı. Çok sayıda pozisyon da dikkate değer değildi. Satranç oynayan bir bilgisayara düşen, en kısa sürede mümkün olduğunca ileride oluşabilecek pozisyonları değerlendirip buna göre hamle yapmaktı. Teknolojinin gelişmesiyle beraber, bilgisayarların hesaplama hızı da artıyordu. Dolayısıyla, bilgisayarların bir süre sonra daha iyi satranç oynamasının nedeni, bilgisayarların daha iyi düşünüyor olması değil, bilgisayarların donanımsal açıdan daha gelişmiş olması olduğunun farkına varıldı.

Turing, Hesaplayan Makineler ve Zeka (Computing Machinery and Intelligence) başlıklı makalesinde, yapay zeka sorunsalı için aşağıdaki açılımı önerdi:

Eğer C kişisi, yazı tabanlı bir konuşmada, karşısındaki insan (B) ile makineyi (A) ayırt edemiyorsa, makinenin zekasından bahsedebiliriz.

Yapay Zeka
Yapay Zeka

Turing aynı makalede, yapay zekanın olabilirliği konusundaki itirazlara da yanıt veriyordu (bkz. http://www.loebner.net/Prizef/TuringArticle.html).

1950lerin başına gelindiğinde ise Turing başka bir alana, matematiksel biyolojiye yönelmişti. Morfogenezle, canlı şekillerinin oluşumuyla, ilgilenmeye başladı. 1952 yılında, Morfogenezin Kimyasal Temeli başlıklı bir makalede morfogenez üzerine olan hipotezleri sundu….

***

İnsan Turing’in hayatını okurken heyecan duyuyor. Bir bakıyorsunuz, Turing mantık alanında basit görünen ama çığır açan yenilikler getiriyor. Son derece soyut olan, öğrenciyken “bu benim ne işime yaracak ki…” dediğimiz matematiği başka bir alanda somutlaştırıyor. İlk bilgisayarların yanında o var. Sonra kendisini yapay zeka alanındaki tartışmaya yön verirken görüyoruz. Ve bir bakıyoruz, Turing biyolojiye el atmış. Şimdi sırada ne var diye meraklanırken bu harika insanı bir anda ölüyor!

1952 yılında Turing’in eşcinsel olduğu ortaya çıktı. İngiliz yasalarına göre eşcinsellik o zamanlar suçtu. Ama Turing, kişiliğinin bir parçası olan eşcinselliğini saklamaktan sıkılmıştı artık. Turing, müstehcen uygunsuzluktan suçlanıp mahkemeye verildi. Turing geri adım atmadı. Mahkeme kararına göre ya hapse girecekti ya da bir yıl boyunca libidosunu düşürmek için östrojen hormonu almak zorunda kalacaktı. Turing, hormon almayı kabul etti. Böylece biyoloji üzerine yaptığı çalışmalarına devam edebilecekti. Fakat kısa bir süre sonra devletin gizli işleri için güvenilirlilik izni kaldırıldı.

8 Haziran 1954 günü, temizlikçisi Turing’i evinde ölü buldu. Yapılan araştırmada, ölüm nedeninin yatağının hemen yanındaki siyanürlü elma olduğu anlaşıldı. Turing intihar mı etmişti? Şüpheler bu yöndeydi. Ama arkadaşları, gelecek planları yapan ve bunu çevresiyle paylaşan Turing’in intihar edebileceğine ihtimal vermiyorlardı. İngiliz Gizli Servisi’nin bir suikastı olduğu yönünde iddialar da vardı. Annesi, kaza olduğunu söylüyordu.

Son ölüm nedeni her ne olursa olsun toplum, kendi kahramanını öldürmüştü.

Ve öldürmeye de devam ediyordu.

2001 yılında çevrilen Enigma adlı filmde, Enigma şifrelerinin kırılması anlatılırken bile Turing’in adını anmadılar, onun yerine heteroseksüel bir karakter yarattılar.

2009 yılında, İngiltere Başbakanı Gordon Brown İngiliz Hükümeti ve bugün faşizme karşı savaşın başarıya ulaşmış olması nedeniyle şu an özgürce yaşayabilenler adına Turing’den özür diledi.

Turing, bugün bilgisayarlarımızda yaşıyor…

 

* Bu yazının hazırlanmasında, Harry Henderson’ın Alan Turing Computing Genius and Wartime Code Breaker adlı eserinden yararlanılmıştır.

 

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir